18 01 2012

Hrant Dink davası ve Türkiye'de Gayrimüslimler

HRANT DİNK’in katledilişinden beş sene sonra biten mahkemeden vicdanlara ağır gelen, adalet ile bağdaşmayan bir karar çıktı. Karara göre Hrant Dink’i öldürenler hiçbir yerden emir almamış, kendi başlarına Hrant Dink’i hedef olarak belirlemiş ve öldürmüşlerdi. Hrant Dink’in öldürülmesinden önce yaşananlar, sonrasındaki olaylar ve mahkemenin gidişatı, yaşanan bu olayın münferit bir hadise olmadığını apaçık belli ediyordu. Bu olayın öncesi ve sonrası ve mahkeme sürecini ziyade Türkiye’de Gayrimüslimlerin dünden bugüne yaşadıklarıyla birlikte Hrant Dink’in öldürülmesi ve mahkeme sonuçlarını değerlendireceğim.

Türkiye’de Gayrimüslim olmak hiçbir zaman kolay olmadı. Tek parti diktası ya da çok partili dönem fark etmeksizin, kimi zaman halkın bizzat içerisinde olduğu, kimi zaman devlet eliyle uygulanan politikalar henüz yakın geçmiş diyebileceğimiz 1950’lerde üçte biri Gayrimüslim olan İstanbul’u, bugün Gayrimüslimlerin yaşam alanlarının birkaç mahalleyle sınırlı olduğu hale geltirdi.

Büyük ölçüde Gayrimüslimlerin zarar gördükleri 1934 Trakya Olaylarına ve 6-7 Eylül Olaylarına halk bizzat katılırken, 20 Kur’a askerlik, Varlık Vergisi ya da mübadeleler devlet eliyle uygulandı.

6-7 Eylül olaylarında Gayrimüslimlerin mallarını yağma ve talan eden kişiler birkaç sene sonra beraat ettirilmiş, tutukluluk süresince de dışarıda serbestçe gezebilmişlerdi. Zararları tanzim edileceği söylenen Gayrimüslimlere tazminat ödenmemiş, sadece yardım kampanyası yapılmış ve tazminat istemeyen şirketlerin isimleri gazetelere basılmıştır. Tabiatıyla bu, topluluk üzerinde farklı bir baskı yaratmıştı.

Varlık Vergisi uygulamasında nasıl Gayrimüslimlere ayrımcılık yapıldığını anlatan eski İstanbul Defterdarı Faik Ökte vatan haini ilan edilmişti.

20 Kur’a askerlikte caddelerden kimlik kontrolüyle toplanan ve kendilerine bir asker üniforması dahi verilmeyen Gayrimüslimler, çöpçü kıyafeti olduğu rivayet edilen kıyafetlerle Almanya’daki Yahudilerin başına gelenlerin kendilerinin de başına geleceği korkusuyla amelelik etmişlerdi.

Bunun gibi pek çok adaletsiz uygulamayla karşılaşan Gayrimüslimler doğup büyüdükleri topraklardan ayrılıp kendilerine yeni yurtlar bulmak zorunda kaldı.

Hrant Dink’in öldürülmesinin ve ardından yaşanan olayları değerlendirmek için henüz erken ve umarım bu karar Yargıtay tarafından bozulur, cinayet bütün bağlantılarıyla ortaya çıkarılır.

Yine umuyorum ki bundan yirmi sene sonra Hrant Dink’in katli, Malatya’daki misyonerlerin öldürülmesi, Trabzon’da Rahip Santoro cinayeti inşallah yukarıda saydığım olaylarla birlikte Türkiye’nin devamlılık gösteren politikaları arasında sayılmaz, hatta Türkiye’nin Gayrimüslim politikalarının değiştiğini gösteren bir örnek olur.

26 12 2011

Suriye Politik Kültüründe Tarihsel Pragmatizm, Beşar Esad Dönemi Suriye Dış Politikası ve Türkiye-Suriye İlişkileri -2. Bölüm-

2. Bağımsızlıktan Hafız Esad Dönemine Suriye Dış Politikasında Hizipsel Pragmatizm: 1946-1970

Suriye tarihi içerisinde darbeler dönemi olarak da adlandırılabilecek olan 1946-1970 arası dönemde Suriye dış politikasına tam anlamıyla hizipler ve onların pragmatik yaklaşımlarının damga vurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Manda döneminde bütün Ortadoğu gibi Büyük Suriye topraklarının yapay sınırlarla bölünmesi ve Fransa’nın ‘böl-yönet politikası’ Suriye’nin 1946 yılında tam bağımsızlığını kazanmasından sonra zayıf bir devlet olarak ortaya çıkmasına yol açtı. Kentli Sünni elitlerin bağımsızlık döneminde eşraf politikasını sürdürerek işbirliği yapabileceği bir üst otorite kalmamış olmasına rağmen, Suriye’nin zayıf devlet yapısı ve elitlerin çeşitli hiziplere bölünmesi, ülke içinde iktidarın korunması veya iktidarın ele geçirilebilmesi için onların bölgesel veya küresel ‘patron’lara dayanmasına yol açtı. Suriyeli rakip hiziplerin mücadeleleri ve eşraf politikasından kaynaklanan bir patron vasıtasıyla yerel iktidarı elde etme alışkanlıkları, ülke içinde politik istikrarsızlığa ve bölgesel ülkelerin dış müdahalelerine neden oldu.

Stratejik konumu gereği Suriye’yi Ortadoğu hegemonyası için vazgeçilmez gören, özellikle Irak ve Mısır gibi bölgesel aktörler, Suriyeli rakip hizipleri finanse ederek ve iktidardaki hizbi devre dışı bırakmak için askeri darbeleri teşvik ederek Suriye iç politikasına doğrudan müdahil oldu.[i] 1946-1970 arası dönemde politik istikrarsızlık ve zayıf devlet yapısından dolayı, yerel hiziplerin iktidar arayışını dış patronlara dayanarak aramasından dolayı, Suriye dış politikasının ‘ulusal çıkarlar’ yerine ‘hiziplerin çıkarları’ tarafından şekillendirildiğini öne sürmek yanlış olmayacaktır.

Patrick Seale, bağımsızlık döneminde Suriye’yi bölgesel ve küresel güçler arasında gidip gelen bir futbol topu olarak tanımlanmaktadır.[ii] Genç kuşak ayan tarafından manda döneminde kurulan Ulusal Blok, bağımsızlık döneminde geleneksel olarak rakip olan Şamlı ve Halepli politikacılar arasında ikiye bölündü. Şamlı ayan, Şükrü el-Kuvvetli ve Cemil Mardam Bey öncülüğünde Millet Partisini kurarken, Halepli grup Nazım el-Kudsi ve Haşim el-Atasi liderliğinde Halk Partisi etrafında toplandı. İki hizbe bölünen geleneksel Sünni elitlerin birbirleriyle iktidar için mücadelesi ve dış politika vizyonları, onların geleneksel ekonomik bağlantıları ve sadakatleri tarafından belirlendi. Halepli hizip Irak’la tarihsel ekonomik ilişkilerinden dolayı iktidarı elde etmek için bu ülke ile birleşmeyi savunurken, Şamlı politikacılar geleneksel bağlarından dolayı Mısır ve Suudi Arabistan’la birlikte hareket ederek Irak ve Halepli ayanın işbirliğine karşı iktidarını koruma yolunu seçti. Dolayısıyla, bağımsızlık döneminde Suriyeli politikacılar sürdürebilecekleri bir ‘eşraf politikası’ kalmamasına rağmen yerel çıkarlarını, bölgesel patronlarla pragmatik bir işbirliğine dönüştürerek, bir diğer ifadeyle dış destek karşılığında Suriye iç politikasına dış müdahale imkanı sağlayarak, elde etmek istediler.

Bağımsızlıktan sonra Suriye’de geleneksel politikacılar gibi ordu da Mısır ve Irak taraftarları olmak üzere iki hizbe bölünmüştü. 1949 yılından sonra bir dizi askeri darbe yoluyla siyasi konumunu güçlendiren ordu, geleneksel politikacıların bölgesel ve küresel patronlarla kurduğu pragmatik ilişki modelini aynen devam ettirdi, hatta daha da ileriye taşıdı. 1946-1949 yılları arasında Suriye’yi yöneten Şamlı politikacıların yönetimsel yeteneksizlikleri, Fransızlarla devam eden çıkar ilişkileri, yolsuzluklar ve ülkenin kronik sosyo-ekonomik problemleri ülkedeki politik durumu içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Şamlı elitlerin ülke içindeki meşruiyetini artırmak için bir fırsat olarak gördüğü 1948 yılındaki Birinci Arap-İsrail Savaşı ‘Filistin fiyaskosuna’ dönüşünce General Hüsnü Zaim, ordu içindeki pan-Arap milliyetçisi genç kuşak subayların desteğini alarak Suriye tarihindeki ilk askeri darbeyi 30 Mart 1949’da gerçekleştirdi. Fakat Zaim, ülke içinde yükselen Irak’la birleşme beklentilerinin aksine, Irak’la yakınlaşma politikasını geçici bir süreliğine Mısır ve Suudi Arabistan’dan daha fazla ekonomik ve askeri yardım elde etmek için bir koz olarak kullandı. Zaim’in dış patron olarak Mısır ve Suudi Arabistan’a geri dönüşü, ayrıca Şamlı elitler gibi Fransa ile pragmatik ilişkiler kurması, hatta daha ileriye gidip Soğuk Savaş koşullarında ABD’den ekonomik ve askeri yardım alabilmek için İsrail’e barış teklif etmesi, Irak yanlısı grupların ve hayal kırıklığına uğrayan pan-Arap milliyetçisi genç subayların Sami Hinnavi etrafında birleşip Hüsnü Zaim diktatörlüğünü dört buçuk ay sonra devirmesiyle sonuçlandı.

Sami Hinnavi darbesinden sonra, Halepli Halk Partisi ve Irak taraftarı askeri hizipler Suriye’de gücü eline alıp dış patron olarak Irak ile işbirliği yaparak Şamlı politik grubu ve ülkedeki Mısır-Suudi etkisini kırmaya çalıştı. Sami Hinnavi dönemindeki en ilginç gelişme Suriye’de Irak karşıtı siyasal akımın yegâne temsilcisi olan Halk Partisi’nin politik geleceğini garanti altına almak için Millet Partisi’nin Irak’la birleşme politikalarını desteklemeye başlamasıdır. Bu değişen ittifak, geleneksel Sünni elitlerin ideolojik sadakatsizliklerinin, pragmatik ve esnek politikalarının en açık kanıtıydı. Edip Çiçekli, 1949 Aralık ayında üçüncü askeri darbeyi gerçekleştirerek Irak yanlısı Halk Partisi iktidarına son verdi. Suriyeli diğer sivil ve askeri liderler gibi Çiçekli de pragmatik bir liderdi. Çiçekli, ülke içinde konumunu güçlendirmek için Halk Partisi’nin başını çektiği Irak yanlısı gruplara karşı dış patron olarak Mısır ve Suudi Arabistan’la yakın işbirliği içine girdi. Çiçekli, aynı zamanda, başarıyla gerçekleştirdiği kısmi devlet inşa süreci sayesinde halkın radikal isteklerine aykırı olarak, tıpkı Zaim gibi, Fransa ile iyi ilişkiler kurdu ve Amerikan desteğini sağlamak için İsrail’le barış anlaşması imzalamak istedi. Görüldüğü gibi yerel politik çıkarlar için dış güçlerle işbirliği yapma politikası üç Suriyeli askeri diktatör tarafından da uygun bulunmuştur.

1949 yılı ve takip eden dönemde, geleneksel toprak sahibi sınıfa karşı ordunun yanı sıra alt ve orta sınıflardan gelen Baas Partisi, Arap Sosyalist Partisi, Suriye Sosyal Nasyonalist Partisi (SSNP) ve Suriye Komünist Partisi (SKP) gibi politik gruplar güçlenmeye başladı. Birinci Arap-İsrail Savaşı sonrası ordu içerisindeki milliyetçi genç subayların politikleşmesi, onların radikal sosyalist ve laik milliyetçi fikirleri benimseyen Baas Partisi ve Ekrem Hurani’nin Arap Sosyalist Partisine eklemlenmesine yol açmıştı. Bu partilerin ordu içinde güçlenmesi onların yukarıda değinilen üç askeri darbe içerisinde önemli rol oynamalarını sağladı. Özellikle Ekrem Hurani’nin ordunun genç üyeleri üzerindeki etkisi onu darbelerin vazgeçilmez siması yapmıştı. Hurani, Suriye’nin ilk üç askeri diktatörünün yakın arkadaşıydı ve ülkedeki politik konumunu ordudaki güç merkezine dayanarak sağlamlaştırıyordu.

Ordu gibi radikal partiler de tarihsel bir süreç içerisinde evrilen ve Suriye politik kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelen ‘yerel politik çıkarları bir üst otoriteye dayanarak gerçekleştirmeyi öngören pragmatik politika modelini’ miras aldı veya miras almak zorunda kaldı. İç politikadaki etkinliğini sürdürebilmek için birçok kez çeşitli hizipler arasında ittifak değiştiren Ekrem Hurani oportünist radikalizmin en önemli temsilcilerinden biriydi. Aynı şekilde, pan-Arabizm’in en ateşli savunucuları olarak görülen Baas Partisi’nin kurucuları Mişel Eflak ve Salah Bitar birçok kez ideolojilerini politik çıkarlarına feda etti. Eflak ve Bitar, Süveyş krizi sonrasında Nasır’ın Mısır’ı ile birleşmeyi savunurken, pan-Arabizm’den ziyade 1954 sonrasında daha önce geleneksel politikacılara karşı işbirliği yaptıkları Suriyeli komünistlerin Sovyetler Birliği’nin desteğiyle iç politikada Baas’ın kazandığı politik etkinliği darbe yoluyla yok edeceği kaygısını taşıyordu. Aynı liderler, 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) kurulduktan sonra Nasır’ın Baas’ı Suriye politikasından tasfiye etme girişimlerine karşı bir kez daha ittifak değiştirip 1958 yılında Irak’ta kanlı bir darbe ile monarşiyi deviren Abdülkerim Kasım’ı BAC’a dâhil ederek Nasır’ın gücünü kırmayı ve iç politikadaki etkinliklerini yeniden kazanmayı hedefliyordu.

Malik Mufti, Baasçı liderlerin bu pragmatizminden dolayı 1954 sonrası dönemde Baas Partisini Eflak, Bitar ve Hurani’nin iç siyasetteki rakiplerini dengelemek için politik hırsları uğruna kullandıkları işlevsel bir araç olarak tanımlamaktadır. Baas’ın ‘geleneksel’ liderlerinin devrimci politikaları bırakarak pragmatik davranmaları ve bu bağlamda partiyi politik kaygıları uğruna Nasır’ın isteği üzerine lağvetmeleri, onların, partinin genç üyeleri tarafından eleştirilmelerine ve 1963 sonrası dönemde tasfiye edilmelerine yol açacaktır.[iii]

Politik gelecek kaygısından dolayı pragmatik pozisyon değişikliklerine başvuran sadece Millet Partisi ve Baas değildi, orduyla sürekli mücadele halinde olan Mısır karşıtı ve Irak yanlısı Halk Partisi, 1958 yılının başında Nasır ile birleşme sonucu ordunun politikadaki gücünün kırılacağını düşünerek Mısır’la birleşmeyi desteklediğini bildirdi. Fakat Nasır’ın sosyalist ve merkezileştirici politikalarının Suriye’de kendi güçlerini yok edeceğini düşünmeye başladıklarında 1961 yılındaki ayrılıkçı darbeyi olumlu karşılayıp hükümeti kurduklarında Irak’la birleşme yolları aradılar.

1946-1963 yılları arasında Suriye iç ve dış politikasına mezhep temeli olmayan hizipsel mücadeleler damgasını vurdu. Fakat 1963 yılındaki Baas darbesinden sonra kentli Sünni elitlerin politik sahneden tasfiyesiyle mezhep, bölge ve aşiret faktörü Suriye politikasını şekillendiren en önemli dinamik haline geldi. Manda döneminde ve bağımsızlık sonrasında kentli Sünni elitlerin geleneksel olarak orduyu küçümsemesi, kendi içlerindeki hizipsel mücadeleler sonucu ordunun üst kademelerinde gerçekleştirdikleri karşılıklı tasfiyelerle birleşince, Fransız mandasından itibaren orduya girmeye başlayan ve 1950’lerde politikadan uzak kalarak yıpranmamış heterodoks inançlara sahip Alevi ve Dürzî subayların ordu içinde yükselişine neden oldu.[iv]

Ordu içindeki kırsal tabanlı heterodoks dini azınlık gruplar, Sünni elitler karşısında yüzyıllardır devam eden ezilmişliklerine karşı sosyalizmi ve laik pan-Arap milliyetçiliğini ilke edinen Baas Partisine girerek partinin askeri kanadını oluşturdular. Hafız Esad’ın önemli üyelerinden biri olduğu, BAC döneminde kurulan Askeri Komite 1963 yılındaki Baas darbesinin arkasındaki en önemli güçtü. Baas Partisi içerisinde özellikle Alevi subayların yükselişi 1963 darbesinden sonra partinin eski muhafızları olarak adlandırılan sivil Eflak-Bitar kanadı ile daha çok Alevilerden oluşan askeri kanat arasında hizipsel bir iktidar mücadelesinin yaşanmasına yol açtı.[v] 1966 yılında başarılı bir darbe ile iktidarı ele geçiren ve partinin geleneksel liderlerini tasfiye eden radikal sol ideolojiye sahip Alevi Baasçılar, Salah Cedit liderliğinde rejime tam bir Alevi kimliği kazandırdı. Suriye Silahlı Kuvvetleri içerisinde mezhep mücadelesi o denli artmıştı ki, rejime karşı Ağustos 1966’da başarısız bir darbe girişiminde bulunan Dürzî Binbaşı Selim Hatum, Baas ideolojisinin en önemli sloganı olan “ebedi misyona sahip bir Arap milleti” söylevinin Alevilerin elinde “ebedi misyona sahip bir Alevi devleti”ne dönüştüğünü belirtmiştir.[vi] Askeri Alevi Baasçıların 1966 darbesi sonrasındaki iç hizipsel mücadeleleri Hafız Esad’ın Kasım 1970’teki kansız darbesi ile son bulmuştur.

Yazı dizisinin ilk bölümüne buradan erişebilirsiniz.

Nuri SALIK



[i] Bağımsızlık dönemi Suriye iç ve dış politikasını inceleyen en önemli çalışmalardan biri olarak, bkz. Patrick Seale, The Struggle for Syria: A Study of Post-War Arab Politics 1945-1958, London: I.B. Tauris, 1986.

[ii] Patrick Seale, ‘‘Syria,’’ in The Cold War in the Middle East, ed. Yezid Sayigh and Avi Shlaim, New York: Oxford University Press, 1997, s. 51.

[iii] Malik Mufti, Sovereign Creations: Pan-Arabism and Political Order in Syria and Iraq, New York: Cornell University Press, 1996, s. 89.

[iv] Bkz. Nikolaos Van Dam, Suriye’de İktidar Mücadelesi: Esad ve Baas Partisi Yönetiminde Siyaset ve Toplum, çevirenler Semih İdiz ve Aslı Falay Çalkıvik, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000.

[v] A.g.e., s. 73-89.

[vi] Daniel Pipes, ‘‘The Alawi Capture of Power in Syria,’’ Middle Eastern Studies, Vol. 25, No. 4 (Oct., 1989), s. 444.

06 12 2011

Suriye Politik Kültüründe Tarihsel Pragmatizm, Beşar Esad Dönemi Suriye Dış Politikası ve Türkiye-Suriye İlişkileri*

1. Suriye’de Tarihsel Pragmatizmin İnşası: Suriye Politik Kültüründe Eşraf Politikası

Osmanlı Devleti, Suriye’yi 1516 yılında fethettiğinde bölgede Memluklardan kalan idari ve siyasi statükoyu aynen muhafaza etme yoluna gitti. Osmanlılar, Büyük Suriye[i] toprakları üzerinde, daha önce halk üzerinde etkili olan yerel yöneticileri, özellikle Lübnan dağı gibi kontrolü zor bölgelerde, görevlerinde bırakmayı tercih etti. Devlete vergi vermekle yükümlü tutulan bu yerel yöneticilerin üzerinde idari olarak merkezden küçük bir ordu ile birlikte atanan Osmanlı yöneticileri olsa da, bunlar sadece büyük şehir merkezlerini ve yakın çevrelerini kontrol altında tutuyordu.[ii] Osmanlıların 16. yüzyılın başından itibaren devamına izin verdiği, yerel yöneticilerin özerkliğine dayanan bu adem-i merkeziyetçi idari yapılanma ilerleyen yüzyıllarda devletin içine girdiği ve merkezi otoritenin büyük oranda zayıfladığı transformasyon süreciyle birleşince daha farklı boyutlara ulaştı ve Suriye politik kültürünün ayrılmaz bir parçası haline geldi.

Büyük Suriye toprakları ya da Bilad-ı Şam Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarına açılan kapısı konumunda bulunduğundan imparatorluğun geçirdiği bütün değişim ve dönüşüm süreçlerinden doğrudan etkilendi. 16. yüzyılın sonlarından itibaren bazı iç ve dış dinamiklerden kaynaklanan önemli bir transformasyon süreci içine giren Osmanlı Devleti’nde, sultanlar, merkezi otoritelerini hem İstanbul’da hem de eyaletlerde büyük oranda yitirdiler. Transformasyon süreci içinde, merkezi otoritenin zayıflamasının yanı sıra, toprak sisteminde bir dizi köklü değişiklik meydana geldi. Bu iki faktör, imparatorluğun birçok yerinde olduğu gibi Suriye’de de sosyo-ekonomik yapının derin bir dönüşüme uğramasını sağladı ve etkinlikleri ancak 1963 yılında gerçekleştirilen Baas darbesinden sonra kırılacak olan kentli Sünni yönetici elitlerin sınıfsal oluşumunun ve onların bir üst otorite ile kurduğu karşılıklı çıkara dayalı pragmatik siyasi ilişki modelinin temellerini attı.

16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletin toprak sisteminde yaptığı zorunlu değişiklikler Ortadoğu’yu ve Suriye’yi etkileyen çok büyük değişikliklere yol açtı. Osmanlılar, fetihten sonra, imparatorluğun diğer toprakları gibi, Büyük Suriye topraklarında da tımar sistemini uygulamıştı.[iii] Buna göre, fethedilen topraklar, mülkiyeti devlete ait olmak kaydıyla, çeşitli büyüklüklerde olmak üzere tımar sahiplerine bölüştürülüyordu. Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilen çeşitli büyüklüklerdeki toprağın vergisini toplamaya hak kazanıyor, bunun karşılığında devlete savaş döneminde atlı asker temin ediyordu. Tımar sahiplerinin savaş döneminde Osmanlı ordusuna kattığı bu atlı askerler ordunun bel kemiği olan süvari güçlerini oluşturuyordu.

16. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ordularında süvariler yerine piyade birlikleri ve küçük ateşli silahlar önem kazanmaya başlayınca, Osmanlılar, bu duruma bir formül üretmek zorunda kaldılar. Bulabildikleri en uygun çözüm, devletin en seçkin piyade birliği olan yeniçelerin sayısını artırmak ve paralı askerlerden oluşan bir piyade ordusu kurmak oldu. Fetihlerin durması, bürokrasinin genişlemesi, uzun süren savaşlar ve paralı bir orduyu besleme zorunluluğu devletin nakit paraya olan ihtiyacının dramatik bir şekilde artmasına yol açtı. Bu durum, devleti tımar sisteminden iltizam sistemine geçmeye zorladı. İltizam sisteminde herhangi bir tımar bölgesinin bir yıllık ortalama vergi geliri mültezim tarafından devlete önceden veriliyordu. Mültezimler daha sonra vergi mevsimi geldiğinde iltizamını satın aldığı bölgede vergi toplamaya tek yetkili kişi oluyordu. Fakat hazinenin sürekli artan ihtiyaçları, iltizam sisteminin daimi hale getirilmesini zorunlu kıldı ve devlet 1695 yılında iltizamları yaşam boyu vermeye başladı.[iv] Malikâne sistemi olarak adlandırılan bu sistem, modern Suriye politikasını etkileyecek olan bir dizi sosyo-ekonomik dönüşümün fitilini ateşleyecektir.

Toprak sistemindeki dönüşüm, 17. yüzyılda İstanbul’da yeni bir yönetici grubun, vezir ve paşa hane halklarının ortaya çıkmasıyla aynı döneme denk geldi. Padişahların otoritesini 16. yüzyılın ortasından 17. yüzyılın ortasına kadar paylaşan kendi saray halkından güç yavaş yavaş İstanbul’da devlet bürokrasisini oluşturan vezir ve paşa hane halklarına geçmeye başlamıştı. Vezir ve paşalar, sultanın ev halkı gibi kendi hane halklarını oluşturmaya, bunları bürokraside istihdam etmeye, ayrıca iltizam ve malikâne yoluyla zenginleşmeye başladı. 17. yüzyılın ortasından itibaren, vezir ve paşa hane halklarının yükselişi, diğer güç grupları olan ulema ve yeniçerilerle birleşince padişahın şahsi otoritesine dayalı merkezi otorite neredeyse yok oldu.[v] İstanbul’da ortaya çıkan güç grupları aynı şekilde Arap topraklarında ve Suriye’de de ortaya çıktı. 17. yüzyılda Büyük Suriye topraklarında otorite büyük oranda vezir ve paşa hane halkları, yerel ulema, yerel liderler ve yeniçerilerin eline geçmişti.[vi] Devletin merkezde geçirdiği dönüşüm, Suriye’de zaten zayıf olan merkezi otoritenin daha da zayıflamasıyla sonuçlandı.

16. yüzyılın sonlarından itibaren Suriye’de merkezi otoritenin zayıflaması ve toprak sisteminin tımardan iltizama, iltizamdan malikâneye (yaşam boyu iltizam) doğru evrilerek feodal bir hal alması, yerel güç odaklarının merkezi otoritenin aleyhine güçlenmesine yol açtı. 18. yüzyıl Suriye’sinde adem-i merkezileşme, ayan ailelerinin[vii] ortaya çıkmasıyla zirveye ulaştı. 17. yüzyıldan itibaren, devletin kontrolünü padişahlardan ziyade elinde bulunduran İstanbul bürokrasisi, bir diğer adıyla vezir ve paşa hane halkları, malikâne sistemini taşradaki kentli Sünni ayan aileleri ile karşılıklı çıkara dayanan bir ilişki kurmak için kullandı. Buna göre, devlet, bir dizi pazarlık sonucu malikâneleri yerel ayan ailelerine vererek, onların yerel toplum ile devlet arasında aracı rolünü görmesini ve savaş döneminde devlete asker vermesini bekliyordu. Bu ilişki biçimi devlete malikâne yoluyla taşrayı kısmen de olsa kontrol altında tutma yeteneği kazandırırken, ayan aileleri ise bir üst otorite ile kârlı bir işbirliğine girerek toprak üzerinden yerel ekonomik ve siyasal çıkarlarını gerçekleştirmiş oluyordu.[viii] Albert Hourani tarafından ‘eşraf politikası’ olarak adlandırılan ve devletle yerel elitler arasında karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan bu sistem, yerel elitlere çıkarlarını gerçekleştirmenin en iyi yolunun bir üst otorite veya bir ‘‘patron’’a dayanarak elde edilebileceğinin pratik yolunu gösteren bir politik kültürün oluşmasına yol açtı.[ix] Bu ilişki biçiminin, Suriye’de 1963 yılına kadar politik alanı büyük oranda şekillendirecek olan kentli Sünni elitlerin güçlenmesinde ve onların daha sonraki politik kuşaklar tarafından miras alınacak olan pragmatik politika yapımının oluşumunda çok büyük etkileri oldu.

Eşraf politikasının Suriye’deki en önemli örneklerinden biri el-Azm ailesidir. Şam’ın köklü Sünni ailelerinden biri olan el-Azm ailesi, fetihten sonra Osmanlıların hizmetine girmiş ve iltizam yolu ile güçlenmişti. 18. yüzyılda malikâne sistemi sayesinde devletle geliştirdikleri pragmatik ilişki sonucu sosyo-ekonomik konumunu ciddi anlamda güçlendiren el-Azm ailesinin üyeleri Suriye politik sisteminde önemli bir etkinlik kazandı.[x] Bu etkinlik, el-Azm ailesi üyelerinin manda ve bağımsızlık dönemlerinde birçok idari pozisyonda görev almasının zeminini hazırladı. Örneğin, El-Azm ailesi üyelerinin en önemlilerinden biri olan Halid el-Azm, bağımsızlık döneminde birçok kez başbakanlık görevinde bulundu. Suriye politik kültürünün en önemli parçası haline gelen eşraf politikası, manda ve bağımsızlık dönemlerinde, sınıfsal konumuna veya ideolojisine bakılmaksızın Suriyeli politikacılar tarafından hem iç hem de dış politikada alanında uygulanacak pragmatik bir davranış modeli olarak miras alındı.

17. yüzyıldan itibaren Suriyeli kentli elitler, toplum üzerindeki yönetimsel kabiliyetlerini bir üst otoriteye ispatlayarak toplum ile devlet arasında aracı rolünü üstlenmeyi ve kendi çıkarlarını merkezi otorite ile pragmatik bir işbirliğine dönüştürmeyi başarmıştı. Kentli Sünni elitlerin sosyo-ekonomik yaşam ve yönetim üzerinde toprak hâkimiyetinden kaynaklanan hegemonyası, 1858 Arazi Kanunnamesi ile yasal zemine oturdu. Fakat Arap Sünni elitlerin üzerinde yükseldiği feodal yapı içerisinde zenginlik kaynaklarından ve politik alandan sürekli dışlanan ve sömürülen kırsal tabanlı heterodoks inançlara sahip Arap Alevi ve Dürzî azınlıklar bu kesime karşı güçlü nefret duyguları beslemeye başladı. Kentli Sünni elitlerin sosyo-ekonomik gücü ve politik yapı üzerindeki bu hegemonyası Suriyeli Arap azınlık grupları tarafından ancak 1963 yılındaki Baas darbesinden sonra kırılabildi. Geleneksel Sünni elitlerin gücünün kırılmasına rağmen, onların yerel çıkarlar için bir üst otorite ile geliştirdikleri eşraf politikası Suriye dış politikasının en önemli özelliklerinden biri olan pragmatizmin temellerini attı.

19. yüzyılın merkezileşme reformları çağında bile, devlet, Suriye’de merkezi otoriteyi yerleştirmeyi imparatorluğun birçok bölgesinin aksine başaramadı. Sekiz yıl süren Mısır hâkimiyeti döneminde İbrahim Paşa’nın Suriye’de gerçekleştirdiği merkezileşme reformları, II. Mahmut tarafından devam ettirilmedi. Merkezileşmenin altın çağı olan ve imparatorluğun çehresini değiştiren birçok reformun hayata geçirildiği Tanzimat döneminde bile, 18. yüzyılın eşraf politikası devlet için Suriye’yi yönetmek adına en pratik yol olarak görülüyordu. Her ne kadar 1860 olaylarından sonra Osmanlılar, geleneksel ayanın gücünü kırıp kentlerde daha alt kademelerden gelen ayan ve orta sınıf ulemayı teşvik ederek yeni bir yönetici kentli elit[xi] oluşturduysa da, Suriye’de merkezi otoriteyi kurmak yerine bu yeni yönetici sınıfla eşraf politikasını devam ettirme yolunu seçti. 1858 yılında hayata geçirilen ve toprak üzerinde özel mülkiyete izin veren Arazi Kanunnamesiyle, yeni kentli Sünni elitler malikâne yolu ile ellerinde bulundurdukları toprakları özel mülkiyetlerine aldılar, böylece Suriye aristokrasisi ve ticaret burjuvazisinin 17. yüzyıldan beri devam eden evrimi 19. yüzyılda tamamlanmış oldu.

19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında eşraf politikası hala Suriye’yi yönetmenin en etkili yoluydu. Fakat İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’nin Türkleştirme ve katı merkezileşme politikaları sonucunda Suriye’deki toprak sahibi kentli Sünni aileler arasında ve aynı ailelerin yaşlı ve genç kuşak üyeleri arasında hizipleşmeler başladı.[xii] Bu ailelerden bazılarının yaşlı üyeleri İTC ile işbirliği içinde kârlı eşraf politikasını devam ettirip Suriye’de yönetsel pozisyonları ellerinde tutmaya devam ederken, eşraf ailelerin daha genç üyeleri aldıkları modern eğitimin de etkisiyle İTC ile işbirliğine karşı çıkıp Arap topraklarının özerkliğini savunan ilk Arap milliyetçisi gizli örgütleri kurdular. Bu gizli örgütlerden el-Fatat ve el-Ahd gibi örgütler Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir Arap devleti kurmayı hedefliyordu. Bu gizli örgütlerin üyesi olan milliyetçi genç kuşak kentli Sünni elitler, Faysal’ın Suriye’de 1918-1920 yılları arasında süren yönetimi, Fransız mandası ve bağımsızlıktan sonra Suriye’de çok önemli roller üstlendi. Bu kuşak içerisinden Haşim el-Atasi, Şükrü el-Kuvvetli ve Cemil Mardam Bey gibi isimler 1946-1963 yılları arasında birçok kez başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevlerinde bulundu.

20. yüzyılın başlarında, yerel ayan ailelerinin genç kuşak milliyetçi üyeleri, eski kuşağın pragmatik ‘eşraf politikasına’ karşı çıkmalarına ve bağımsız bir Arap devleti kurma arzularına rağmen, Faysal’ın kısa süren krallığında yaşadıkları hayal kırıklığından sonra, manda döneminde, Ulusal Blok’u kurarak eski kuşak ayanın eşraf politikasını ‘şerefli işbirliği’ adı altında miras aldı.[xiii] Tıpkı eski kuşağın Osmanlı Devleti ile kurduğu pragmatik ilişki biçimi gibi, yeni kuşak ayan, yeni patrona yani Fransa’ya yönetsel kabiliyetini ispatlayarak yerel çıkarlarını elde etme politikası güttü. Bağımsızlık döneminde Suriye’nin en önemli politik aktörlerini içerisinden çıkaracak olan kentli ayan ailelerinin pragmatik politikaları bağımsızlıktan sonra da devam etti.

Osmanlıların Suriye’den çekilmesinin ardından Faysal’ın 1918-1920 yılları arasında süren Suriye Arap Krallığı boyunca bu genç milliyetçi kuşak Suriye’de en önemli politik güç oldu. Eşraf ailelerin yaşlı kuşağı Osmanlıların çekilmesinden sonra bir üst otorite olarak Fransa’ya kendi yönetsel kabiliyetlerini ispatlayarak yerel çıkarlarını korumak için eşraf politikasının devamlılığını sağlamaya çalışırken, genç milliyetçi kuşak, Suriye’nin tam bağımsızlığı için Fransa ile işbirliğine karşı çıktı. Fakat 1920 yılında Fransa’nın zayıf Arap kuvvetlerini yenmesi ve Suriye mandasının ilan edilmesi sonucu genç milliyetçiler sürgüne gitmek zorunda kaldı. Ortaya çıkan politik boşluğu, eski kuşak eşraf, Fransa ile karşılıklı çıkara dayanan ilişkiler kurarak doldurdu. Fransa’nın 1925-27 yılları arasındaki manda karşıtı büyük isyanı güçlükle bastırması, Fransızları manda yönetimini gevşetmeye ve halk arasında eski kuşak eşrafın dışında daha yaygın desteğe sahip bulunan politik gruplarla işbirliğine girmeye zorladı. Tam bu sırada sürgündeki genç kuşak eşraf ‘Ulusal Blok’ etrafında birleşerek Fransa’ya karşı ‘onurlu işbirliği’ adını verdiği yeni bir stratejiyi hayata geçiriyordu. Bu politika eşraf politikasının birebir aynısıydı; Ulusal Blok, halkın milliyetçi duygularına zarar vermeden ılımlı bir milliyetçi söylevle Fransa’nın gözünde eski kuşağın yerine kendilerini ispatlamak ve önce yönetime gelerek sonra Fransa ile müzakere yoluyla bağımsızlığı kazanmak istiyorlardı. Dolayısıyla yeni kuşak, eski kuşağın pragmatizmini doğrudan miras almış oldu.

Nuri SALIK

*Bu yazı daha önce www.orsam.org.tr adresinde rapor olarak yayınlanmıştır.



[i] Osmanlı idaresi altında, Büyük Suriye toprakları, Şam (1516-1517), Halep (1570) ve Trablusşam vilayetlerine ayrıldı. Daha sonra Sidon (Beyrut veya Sayda) eyaleti 1614 yılında oluşturuldu. Büyük Suriye toprakları üzerinde kurulan bu dört eyaletin sınırları Güney Anadolu’dan Sina Yarımadasına kadar uzanıyordu. Bkz. Abdul-Karim Rafeq, The Province of Damascus, 1723-1783, Beirut: Khayats, 1966, s. 1-4.

[ii] Zeine N. Zeine, Arab-Turkish Relations and the Emergence of Arab Nationalism, Westport, Connecticut: Greenwood Press, 1981, s. 11-12.

[iii] Jane Hathaway, Arab Lands under Ottoman Rule, 1516-1800, London: Pearson Longman, 2008, s. 50.

[iv] Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, çeviren Ayşe Berktay, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005, s. 67-69

[v] A.g.e., s. 154-158.

[vi] 17. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin geçirdiği dönüşüm ve bunun Arap topraklarındaki yansıması için bkz. Hathaway, s. 59-78.

[vii] Osmanlı Suriye’sinde ayan ailelerinin ortaya çıkışı ve dönüşümü ile ilgili, bkz. Philip S. Khoury, Urban Notables and Arab Nationalism: The Politics of Damascus, 1860-1920, Cambridge: Cambridge University Press, 1983.

[viii] Hathaway, s. 81-82.

[ix] Devlet ile yerel politikacılar arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisini formüle eden bir çalışma için bkz. Albert Hourani, ‘‘Ottoman Reform and the Politics of Notables,’’ in The Emergence of the Modern Middle East, London: St. Anthony’s College, Oxford, 1994.

[x] El-Azm ailesinin devlet ile girdiği işbirliği sonucu 18. yüzyıldaki yükselişi için bkz. Karl K. Barbir, Ottoman Rule in Damascus, 1708-1758, New Jersey: Princeton University Press, 1980.

[xi] 1860 olaylarından sonra Suriye’de devlet eliyle teşvik edilen kentli yeni ayan ve ulema ailelerinin yükselişi için bkz. Adil Baktıaya, Osmanlı Suriye’sinde Arapçılığın Doğuşu- Sosyo-Ekonomik Değişim ve Siyasi Düşünce, İstanbul: Bengi Yayınları, 2009, s. 200-210.

[xii] Ayan ailelerinin genç ve yaşlı kuşak üyelerinin İTC ve liberal muhalefet arasında bölünmesinin ayrıntılı bir analizi için bkz. Khoury, Urban Notables and Arab Nationalism, s. 67-75.

[xiii] Manda döneminde Suriye politikası üzerine ayrıntılı bir inceleme için bkz. Philip S. Khoury, Syria and the French Mandate: The Politics of Arab Nationalism, 1920-1945, London: I.B. Tauris, 1987.

30 11 2011

"Nebevî Nefes"

Ömer deyince aklımıza ilk dört halife döneminde halifelik yapmış, adaleti ile nam salmış Hz. Ömer gelir. Ancak İslâm tarihinde pek bilinmeyen bir Ömer daha var ve çoğu kez ikinci halife Hz. Ömer’le karıştırılır.

İkram Arslan ilk romanı Nebevî Nefes İslâm tarihindeki ikinci Ömer’i anlatıyor. Bugün İslâm tarihinde pek de hayırla anılmayan Emevîler döneminde halifelik yapan Ömer bin Abdülaziz hakikaten hakkında çok az şey bildiğimiz bir halife.

Uzun süreli ve farklı dillerde araştırmalar sonucu ortaya çıkan bu kitapta Halife Ömer ve İslam tarihi ile ilgili pek çok yeni ya da gözden kaçmış şeye romanın akıcılığı içerisinde farkına varıyorsunuz.

İkinci Ömer’in belki de en önemli icraatı Cuma hutbeleri ile ilgiliydi. Emevîlerin kuruluşundan beri cuma hutbelerinde Hz. Ali’ye lanet okunuyordu. Bugün bize çok yabancı gelen bu uygulama ikinci Ömer döneminde bizzat kendisi tarafından kaldırıldı ve bugün dahi devam eden uygulama yani hutbeden sonra Nahl suresinin doksanıncı ayetinin okunmasını başlattı. Daha sonra bunu emri altındaki bütün valilere mektuplarla bunu yapmalarını emrederek Hz. Peygamberin “Ben ilmin şehriyim, kapısı Ali’dir” hadisine layık olan İslam’ın dördüncü halifesine karşı hakaret içeren Cuma hutbesini düzeltti.

Kur’an’ın Müslümanlar arasında farklı şekillerde okunması üzerine ortaya çıkan Kur’an-ı Kerim’deki harflerin noktalarının, üstün, esre, ötre gibi işaretlerin nasıl ortaya çıktığını da yine bu kitaptan öğreniyoruz ki eğer bunlar zamanında yapılmasaydı bugün dünyanın farklı yerlerinde farklı şekillerde okunan ve anlaşılan metinlere sahip olabilirdik.

Kur’an-ı Kerim ile birlikte İslam’ın doğru bir şekilde yaşanması için dört kaynaktan biri olan hadislerin yazılması ikinci Ömer’in döneminde gerçekleşmiş, ezberlerinde pek çok hadis olan sahabilerin bir bir vefat etmesi üzerine bilinen hadislerin kaybolmaması için böyle bir karar alınmıştı.

Ömer bin Abdülaziz nam-ı diğer ikinci Ömer’in bir diğer uygulaması ise halifeliği döneminde geçinmek için başka işlerle uğraşmayıp kendi işlerine odaklanmaları için valilerin maaşlarını artırması. Aslında günümüzde sıklıkla tartışma konusu olan cumhurbaşkanı, başbakan, milletvekili maaşları için Halife Ömer’in uygulaması önemli bir noktayı hatırlatıyor. Tabii bu noktada şunu da vurgulamak gerekiyor ki ikinci Ömer’in veziri Reca bin Hayve “Ümeyyeoğullarının (Emevîlerin) en iyi giyineni Ömer bin Abdülaziz’di. Giydiği kıyafetlerin fiyatının 1000 dinarı bulduğu olurdu. Ancak halife olduğu gün büyük bir değişiklik yaptı. Sürekli eski kıyafetleri giymeye başladı. Vefat ettiğinde giydiği kıyafetleri 20 dirhem bile etmemişti” sözleri bize ikinci Ömer’in halife olduktan sonra nasıl bir değişim gerçekleştirdiğini anlatıyor.

İkram Arslan’ın kitabı özellikle iki noktada da bugünkü hayatımıza dair çok önemli açılımlar getiriyor. Birincisi, günümüzde sıklıkla karşılaştığımız Kürtler şöyledir, Yahudiler böyledir tarzı genellemeler Nebevî Nefes ile bozguna uğruyor çünkü cahiliye âdeti asabiyeti yeniden İslam dini içerisinde uygulayan Emevîleri aynı şekilde genellemememizi çünkü bir aile içerisinde, bir sülale içerisinde, bir kavim içerisinde, bir millet içerisinde iyilerin de kötülerin de olabileceğini bize gösteriyor.

İkincisi, kitabın ana konusu olan Ömer bin Abdülaziz kendisinden önceki halife Süleyman bin Abdülmelik’in vasiyetinde halef olarak kendisini göstermesine rağmen halifelik görevini istemedi ve cemaat tarafından halifeliğinin onaylanması ardından görevi kabul etti. Buradan da günümüzde Müslümanların her gün daha da artarak talip olduğu koltukların, mevkilerin nasıl bir emanet ve sorumluluk olduğuna dair önemli bir hatırlatma içeriyor.

Dilerim ki yazar çalışmalarına devam eder ve İslam tarihinden daha başka bilinmeyen ya da az bilinen isimleri ortaya çıkarır ve geçmişten bugüne medeniyet birikimimizi öğrenmemize yardımcı olur.

Mehmet Akif Memmi

https://twitter.com/#!/makifmemmi

05 10 2011

Medeniyetin Arka Sokakları Üzerine...

Medeniyetlerin boyut değiştirdiği günümüzde, insanı anlayabilmenin güçleşebildiği zaman dilimlerine tanık oluyoruz. Debdebenin, lüksün egemen olduğu medeniyetler inşa ediyor; insanları o medeniyetin elbisesine sığdırmaya çalışıyoruz. Sığıştırıldığımız elbiselerin desenleri farklı farklı olsa da, zedelenen insanlık kumaşı…

Medeniyetin lüks caddeleri, apartmanları, vitrinleri gözlerimizi boyarken; medeniyetin arka sokaklarındaki insan manzaraları, köhne yapıtlar içimizi kanatıyor. Bu karmakarışıklık karşısında ne yapabileceğimizi, hangi tarafın yanında durmamız gerektiğini hususunda şaşkın haldeyiz.

Modern zamanların dayattığı seküler yaşam, varlığı tanımlamada problemli bir bakış açısı önümüze seriyor. New York’un, Londra’nın, Paris’in, İstanbul’un lüks sokaklarındaki debdebeli yaşamın kıyısında duran insanlar, bu caddelerin arka sokaklarında yaşanan sefaleti, izbe görüntüleri görmezden geliyor.

Zihinlerimizde, kalplerimizde modernitenin kıskacı altında. Hiçbir şeyi göremez haldeyiz. Yanı başımızda olup bitenler vicdanlarımızda makes bulmuyor. Kalplerimiz medeniyetin lüks caddelerindeki vitrinlerine ayarlanmış, gözlerimiz gökdelenlere takılmış bir vaziyette. İnsanlık elbisesini çantamızda taşır vaziyette, modernitenin elbisene bürünmüş bir halde yürüyoruz medeniyetin sokaklarında…

Modern hayatın mengenesinde sıkışan insanlığın bu içler acısı halini, batılı veyahut Turani bir bakışın gölgesi dışında, Kur’anî bir perspektifte, hikmet yüklü cümleler sunan bir kitap kaleme alındı.

Yazar Metin Karabaşoğlu’nun kaleminden Nesil Karakalem Yayınlarından çıkan ‘Medeniyetin Arka Sokakları’ modern hayatın mengenesinde sıkışan insanlığa; medeniyetin arka sokaklarındaki yaşamları hakikatin örgüsünü kurarak biz okuyuculara sunuyor.

Kitapta Karabaşoğlu, medeniyet diye bize sunulanların berisindekileri okumaya, istila edilmiş insanlığın vicdan adasını kurtarmaya çağırıyor. Bize gösterilmek istenenin ışıltısına kapılmadan, medeniyet hegemonyasının arka sokaklarını da temaşa etmemiz gerektiğini üzerinde duruyor.

Karabaşoğlu, kimlik bunalımı yaşayan insanlığa, ‘biz‘ kimiz sorusunu yöneltiyor. Vicdan kamerasından iç okumalar gerçekleştirmek gerektiği, na’büdündeki ‘nun’ sırrınca, ümmet olabilmenin gerekliliğini dikkatlerimize sunuyor. Günümüzde kuvvetin iktidarın göstergesi olarak lanse edildiği dikkatlere çekerken, Hz. Ali (r.a)’nin nasiplendiği kuvvet hakikatine, mazhar olma cehdine sahip olabilmenin nüanslarını sunuyor.

Yazılı ve görsel medyanın sunduğu insan profillerine dikkat çekerken, düşmüş olduğumuz durumun içler acısı hali üzerine düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Karabaşoğlu, insanlığın kategorize edildiği, hakikatin dengesinin hiçe sayıldığı bu çağda, mü’mince duruşun kodlarını da bu kitabın satır aralarında bizlere sunuyor. Karabaşoğlu’nun; ‘New York’a teslim olmuş bir akılla Medine’yi tekrar kurmak mümkün değildir’ derken ‘modernitenin kıskacındaki müslüman portresine’ karşı çıkıyor.

Medeniyetin Arka Sokakları, Kur’ani bir bakış açısıyla, ‘bizim’ diye nitelendirdiklerimizin arka planını irdeliyor. Modern zamanda, ubudiyet çizgisinde durabilmenin önemi üzerinde duruyor.

Medeniyetin Arka Sokakları, dumura uğratılmış vicdanların, üstü örtülmüş hakikatlerin yeniden yeşerebilmesi için biz insanlığa yol haritası sunuyor.

Okunası, tefekkür edilesi bir kitabın satır aralarında yolculuk etmek isterseniz, Medeniyetin Arka Sokakları’nda yürüyüşe çıkmaya hazır olun.

Mehmet Beydemir

20 07 2011

Çelişkiler

Geçen zamanla birlikte daha makul görünürler mi bilinmez ama içinde yaşadığımız dönemde karşımıza çıkan çelişkiler oldukça rahatsız edici ve anlamlandırılması güç bir mahiyet kazanmış bulunmaktadır. Aslında bu çelişkilerin altında yatan nedenleri anlamak genel olarak mümkündür ancak yine de bu, çelişki oldukları gerçeğini değiştirmez. İnsanın toplumsal ve bireysel yaşantısında çelişkiler çok ve bir o kadar da çeşitlidir. Bu nedenle burada ben bugün gördüğüm bir örnek üzerinden toplumumuzda belli bir gruba has olan çelişkilerden bahsedeceğim.

Öncelikle çelişki derken, bir insanın benzer iki durum karşısında ya da aynı durum için farklı zamanlarda takındığı tavırda ve konu ile ilgili düşüncelerinde görülen tutarsızlık ve eşitsizliği kastettiğimi vurgulamak isterim. Bu durumun temel nedenleri insanın algılarında seçici ve kendisini ait hissettiği tarafın hatalarını bile hoş görmeye eğilimli olmasıdır. Bu yanılsamalar olmasa insanın bile bile çelişkili davranabileceğine ve düşünebileceğine inanmak istemiyorum.

Burada çelişkinin bütün insanlık için geçerli olabilecek bir gerçeklik olduğunu ve burada bahsedeceğim zümre ile sınırlı olmadığını yeniden vurgulamak ve teslim etmek gerekiyor. Benim örneklemimdeki grup günümüzde en çok konuşan, daha doğrusu sesi en çok çıkan gruptur. (Bu da bir algıda seçicilik olabilir.) Çünkü bu grup geçmişin en çok sesi çıkan grubuna karşı olanların kurduğu bir ligin önderi konumundadır. Bu iki neden, yani en çok konuşan grup olmak ve bünyesinde tamamen farklı dünya görüşlerine mensup karakterlerin barındırmak bence çelişkileri de beraberinde getiren bir özelliktir.

Yukarıda da söylendiği gibi, bugünün egemeni olan bu grup geçmişin egemen grubu ile bir hesaplaşma içindedir. Benim görebildiğim kadarıyla bu hesaplaşma eskinin kendisini meşrulaştırma yöntemi olan resmitarihyazıcılığına saldırarak başlatılmıştır. Saldırının haklı ya da haksız oluşu bir yana bugünkü durum, yeninin eski ile işi bittiğinde başvuracağı kendisini meşrulaştırma yönteminin eskisininkine oranla daha fazla efsaneye dayanan, daha sığ bir resmitarihyazıcılığı olacağını göstermektedir.

Adı geçmekte olan grubun tarihi okumasında görülen diğer çelişkiler demokrasi ve cumhuriyet algısındaki tutarsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Bu grup demokrasiye ve halkın iradesine dayanan yönetimin meşruluğuna inandığını iddia ederken, yöntemlerinin baskıcı olduğu tartışma götürmez ve halk iradesine kesinlikle karşı olan bir monarkı ululaştırabilmektedir. Ya da tam tersi bir ifadeyle, bir monarkın iktidarını ve yöntemlerini tanrısal yetkilere dayandırırken demokrasi ve cumhuriyeti aynı anda savunabilmektedir.

Bunlar grubumuzun tarihi anlamlandırırken içine düştüğü çelişkilerdir ancak bu temel çelişkilerden sonra gelen daha küçük önemdeki söylemsel çelişkiler sayıca daha fazladır. Ancak bunlar çok spesifik örneklerdir ve şimdiye kadar takip ettiğim muğlak üslup içinde bunları tek tek sıralamak uygun olmayacaktır.

Buradan itibaren daha güncel çelişkilerden bahsetmek istiyorum. İlk aklıma gelen ve bana en çok dokunan çelişki grubumuzun hakkaniyet anlayışındaki çelişkidir. Doğruluğu ya da yanlışlığının tespitine girişmeyeceğim kendi iddialarına göre grubumuz geçmişin egemenleri tarafından dışlanılmış ve haksızlığa uğratılmıştır. Bu nedenle grup içinde geçmişten gelen bu adaletsizliği telafi etmek için her yolun kendilerine mubah olduğu yönünde bir anlayış yerleşmiştir. Kendilerine yapılan bir haksızlıktan bahsederken insanlık tarihinin en trajik uygulamalarına maruz kalmışlar olarak konuşur ama kendi gruplarından birinin benzer bir uygulamasından yaramaz bir çocuğun hoş görülmesi gereken muziplikleri olarak bahsederler. Dahası bütün yapılanlar geçmişin o karanlık dönemine dönülmemesi için atılması zorunlu adımlardır. Davranışın özü değil kime hizmet ettiği önemlidir.

Grubun eski okumalarındaki yoğun milliyetçilik ve dinsel önyargı, üyelerin çoğunluğunu oluşturan alt kesimin algılayışında derin izler bırakmıştır. Bir yandan karşı sistemin milliyetçi ve tek-tipleştirici politikaları lanetlenirken kendi fikir önderlerinin ırk ve dini temel alan kesin ve sert ifadelerine bir açıklık getirilmiş değildir. Bu konunun alt kesimin dikkatini çektiği ve bir açıklama beklendiği bile şüphelidir. Çünkü grup içinde yaygın olan kanaate göre bu söylemlerde bir tutarsızlığın olması mümkün değildir. Ancak bu söylemler yine de kurulmaya çalışılan modern imajın önünde bir engeldir ve bu nedenle yeni demagoglar eskilerin söylemlerinden tamamen vazgeçildiğini ilan edebilir. Tabi bu durum düşünsel anlamda öyle derin etkiler yapmaz hatta birçok üyenin bundan haberi bile olmayabilir. Vurgusu yapılan bütün yüce değerlerin yanında ırkçı ve dinsel önyargıları reddeden söylemler dillere pelesenk olurken düşünceleri dil ucuyla inkâr edilen eski üstad(lar)ın fikirsel egemenliği sürüp gider. Sözleri ezberlenilir, slogan edinilir…

Grubun görsel ve yazılı propaganda sistemleri işin ölçüsünü kaçırmıştır. Televizyonda yayınlanan bir dizide terör örgütü kendi halkını boğazlayan ve dininden dolayı aşağılayan bir yapı olarak verilir. Gazetesinde yayınlanan bir makalede o terör örgütünün lideri yeni kurulacak düzenin olmazsa olmazı olarak anlatılır. Ne o diziyi izleyen halk anlatılanların gerçekliğinden şüphe duyar ne de yazıyı okuyan aydın orada adı geçen insanın bu devlete karşı giriştiği eylemlerden dolayı hüküm giymiş bir suçlu olduğunu, dolayısıyla bu devlet için temsil ettiği anlamın romantik bir devrimcininkinden farklı olduğunu düşünür. Zaman hüküm giymişlerin özgür, giymemişlerin mahkûm olduğu bir zaman olmuştur. Burada bir çelişki hatta yanlışlık olduğu ortadadır ancak buna işaret ettiğinizde duyacağınız beylik sözler de üç aşağı beş yukarı bellidir.

Yine grubun görsel ve yazılı sitemleri sabah akşam devleti zorla ele geçirmeyi planladığı iddia edilen bir örgütün haberini verir. Ülkede havanın mevsim normalleri dışında olmasının bile örgütle bağlantılı olabileceği anlatılır. Sokak ortasında vurulan bir gazetecinin suikastı örgütle ilişkilendirilir ve bu eylem, yapılacak darbe için bir tam teşebbüs addedilir. Ama adı geçen grubun devlet kadrolarını ele geçirmek için giriştiği iğrençliklerden elbette bahsedilmez. Gayrimeşru yöntemlerle devletin önemli mevkilerini ele geçirmek de bir tür darbedir derseniz bir aklıselim insan çıkıp doğru söyledin diyemez. En iyi ihtimalle ucuz bir hiciv anlayışının kurbanı olursunuz. En kötüsü sizin için hazır bulundurulan etiketlerden birisi ile onurlandırılırsınız. Sonuçta grubun darbe yaygarası sürer gider, suçsuz insanlar darbecilerle ilişkili oldukları iddia edilerek makamlarından alınır çünkü kendisinin işgal ettiği makama grup lordlarının emir ve müsaadeleriyle başka biri yerleştirilmiştir bile… Bir taşla vurulan kuşun haddi hesabı yoktur ama hak hukuk yaygarası koparanların da esamesi okunamamaktadır.

Elbette bütün burada anlatılanlara, bazı örneklerin çelişki değil grup içindeki ifade özgürlüğünün ve çok sesliliğin bir sonucu oldukları yönünde bir iddiayla karşı çıkılabilir. Ancak bunu söyleyen bile söylemlerde bir ikilik olduğunu ve bunun yeri geldiğinde ihtilafa neden olacağını kabul etmelidir. Peki, bu ihtilaf durumunda grup genel olarak hangi anlayıştan tarafa yönelecektir? Daha da önemlisi grup içinde kendi kendine bir düşünce üretip çıkarım yapmaya yetkin insanların oranı nedir? Üyeler düşüncelerini kendi akli muhakemeleri ile değil de daha önceden toplu olarak kabul ettikleri dogmalara göre edindiklerine göre bu oran fazla yüksek olmasa gerektir. Eğer öyle ise ortaya çıkması muhtemel bir ihtilaf anında insanların geliştireceği kanaatler daha şimdiden grup ileri gelenlerinin tasarrufuna bırakılmış demektir. Geri kalan örnekler grup içinde yaygın olan ikiyüzlülüğün bir sonucu olduğundan aynı ikiyüzlülükle görmezlikten gelinecek ve bu konuya değinilmeyecektir…

Ömer Güngörmüş

13 07 2011

Gariplikler Pusulası ve Maya

UZUN ZAMANDIR roman okumaya fırsatım olmamıştı. Hem editörlüğün zorunlu kıldığı sürekli okuma hali hem de derslerin zorunlu okumaları ayaklarımı uzatıp tashih ve düşük cümle aramadan okumaya müsaade etmemişti. Kelimelerin sonunu görmeden onları tamamlamak ve kitabın arasına parmağını koyup hayaller kurmak ne büyük saadet.

Sözü fazla uzatmadan uzun bir aradan sonra okuduğum iki romandan bahsetmek istiyorum. Biri Timaş Yayınları tarafından tekrar basılan Leyla İpekçi’nin ilk romanı Maya. Diğeri ise Ahmet Ay’ın yazdığı Esen Kitap’ın yayınladığı Gariplikler Pusulası.

Önce Gariplikler Pusulası’ndan başlayalım. Bu kitap Ahmet Ay’ın ilk romanı. Bu yüzden biraz da yazarından bahsetmek gerekir. Aslında Ahmet Ay anlı-şanlı çok satan yazarların kitaplarının düşük cümlelerini düzelten, fazlalıklarını atan, mantık örgüsüne aykırı şeyleri derleyen (editör olduğunu anladınız değil mi?) ve şimdiye kadar çok fazla göz önüne çıkmamış bir isim. Ama her kötü yazar editörü yazarlığa teşvik edermiş düsturunca artık kendisi de kitaplarıyla boy göstermeye başlıyor. Sanıyorum ki yakında birkaç eserini daha kitapçılarda göreceğiz.

Gariplikler Pusulası’na gelince, kitabın kapağının hakkını vermek gerek. Hakikaten etkileyici bir tasarımı var. Muhtevaya gelince Maya ile aynı hızda okuduğumu söyleyemeyeceğim. Ancak özellikle ilk kırk sayfadan sonra insanda merak duygusu oluşturduğu kesin. Bazen romanlar böyledir. Hemen alışamazsınız birbirinize biraz zaman gerekir. Kitabın ortalarına geldiğinizde ise sayfalar adeta nehir olup akıyor. Aslında bu roman bir romanın seks, cinayet, entrika içermeden de sürükleyici olabileceğinin en güzel göstergesi. Kitabın sonunda ise okuyucularını büyük bir sürpriz bekliyor.

Maya’nın ödüllü bir çalışma olduğunu en başta belirtmek gerek. Aslında kitabı okuma sebebim en başta bahsettiğim meslek ve eğitim dışı bir okuma değildi. Leyla Hanım ile görüşecektik ve hakkında bilgi sahibi olmam gerekiyordu. Bu noktada yapılacak en iyi iş muhatabınızın yazdıklarını okumaktır. Ben de öyle yaptım ve Maya’ya başladım. Bir akşam vakti biraz gönülsüz başlayan süreç ertesi sabah biraz erken kalkıp kitabı bitirmemle sona erdi. Kitabın akıcılığı ve sürükleyiciliği konusunda sanırım bu dediklerim yeterli. Bu kitabın tekrar Timaş tarafından basılması yerinde olmuş. İlk olarak Zaman gazetesindeki yazılarıyla tanıdığım Leyla İpekçi sanıyorum kısa süre içerisinde bunaltıcı siyasetten kendini kurtararak okuyucunun ruhuna dokunan yazılarıyla devam edecek.

Bu iki kitabı okumanızın yanında bir de Metin Karabaşoğlu ile birlikte yaptığımız ve Leyla İpekçi’nin konuk olduğu radyo programını (Entelektüel Bakış) dinlemenizi öneririm. İnsana huzur veren ve zaman zaman hatırlamakta güçlük çektiğimiz fıtri güzellikleri ortaya çıkaran bir programdı. Keşke reklam aralarını da dinleyebilseydiniz.

Radyo programını dinlemek için: http://video.moralhaber.net/entelektuel-bakis/entelektuel-bakis-27-haziran-2011-tarihli-yayinkonukleyla-ipekci/


Mehmet Akif Memmi

http://twitter.com/#!/makifmemmi

08 07 2011

Japonya Tarihine Giriş

Ülkemizde ne yazık ki genellikle depremler ile hatıra gelen Japonya; tahmin ettiğimizden çok daha farklı ve köklü bir medeniyete sahiptir, o medeniyet ki tarihin belirli bölümlerinde farkında olmasak da sahip olduğumuz medeniyet ile benzerlikler gösterip, aynı tecrübeleri yaşamıştır. Bahanesi mesafeler olsun, farklılıklar olsun yada Osmanlıdan başlayıp Cumhuriyetle süregelen Batıcılık olsun, sonuç ne yazık ki değişmiyor; gerek bilimsel gerekse kültürel ilişkiler batan bir geminin etrafından öteye gidemiyor.[i]

Modernleşme tecrübesinin benzer sıkıntılarını yaşamış olan bu iki medeniyet paylaşım içinde olmadıkları için bu tecrübeler paylaşılamamış, haliyle akademik alanda da sadece bir-iki ilgili insanın çalışmaları varolmuştur. Bugün Türkiye’de yaşadığımız sorunların çoğunda modernleşme dönemini anlayamamızdan kaynaklanmaktadır. Şahsi görüşüm farklı tecrübelerin incelenmesi, kendimizi anlamaya da faydalı olacaktır.

Bu yazı serisinde kısa bir Japon tarihi perspektifi vermeye çalışacağım. Serinin diğer kısımlarında Osmanlı modernleşmesi ile Japon modernleşmesinin bir karşılaştırılması olacak. Yazılarımda iki kaynaktan yararlanacağım; ilki Mason ve Caiger’in “A history of Japan History”; ikincisi Tetsuya Sahara hocanın ders notları. Kendisine buradan yaptığı katkılardan dolayı minnettarlığımı sunmak istiyorum.

Genel tarih yazımı çoğu zaman sıkıntılı bir konudur. Genel bir perspektif verirken çoğu zaman önemli ayrıntılar atlanılır ve tarihsel süreçlerde kopukluklar yaşanabilir. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bu coğrafya hakkında bilgilerimiz yok denecek kadar az olduğu için, bütün sıkıntılarına rağmen genel bir perspektif vermem zorunlu durumda.

Japon tarihi: Giriş

Tarihe girmeden önce coğrafya bilgisi her zaman yararlıdır. Bildiğiniz gibi Japonya bir ada ülkesi; genel olarak üç adadan oluşmaktadır. Eyaletlere bölünmüş ülkede eyalet anlayışı oldukça farklıdır. İnsanlar eyaletlerini neredeyse birer ülke gibi görürler. Bunu Japon tarihinin büyük kısmını kaplayan feodal yapının bir sonucu olarak görebiliriz. Ayrıca ada ülkesi olması ve okyanus ikliminin adaya gelişi engellemesi, en azından teknoloji gelişene kadar, Japon yalıtımının oluşmasını sağlamıştır. Burada tarihin ve coğrafyanın kardeş yapısına bir kez daha görebiliriz.

Japon tarihi: Antik Dönem Yamato öncesi

Japon tarihinde antik dönemin etkisi oldukça önemlidir. Bu dönemde yer alan klan sistemi daha sonraları kurulacak olan Shogun sisteminin temelini oluşturacaktır. Genel olarak antik dönemde iki yönetim biriminden bahsedebiliriz. Kuni denilen küçük sosyal yapı birkaç çekirdek ailenin birleşmesinden oluşmaktaydı. Kuniler ise Uji denilen klanlar tarafından yönetilmekteydi. Bu klanların oldukça fazla olması bize güçlü klanların olmadığının göstergesidir.

Bu döneme ait bilgiler Japon tarihinde biraz karanlık. Genel bilgileri Çin’lilerin Japonları anlattığı yazılardan öğreniyoruz. Bu yazılarda kıyafetler, yaşam ve tarım kültürü hakkında oldukça ayrıntılı bilgi verilmiş. Örneğin kadınların saçlarını örgü yaparak topladıklarını bu yazılardan öğreniyoruz.[ii]

Günümüz Japon dini Şintoizm’de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Şintoizm tanrısal bir din olmaktan öte doğaya tapınılan bir dindir. İnsanlar doğasal güçlere ve ruhlara inanırlar. Ata kültürü gelişmiştir. Bu dini Şamanizm’e benzetebiliriz. Her Uji’nin kendi tanrısı vardı. İleri dönemlerde Japon kültürü birleşmeye başladıkça Uji tanrıları da birleşerek Şintoizm oluştu.

Antik dönemde Yamato klanın çalışmaları dikkat çekmekte. Dönemin en büyük klanı olan Yamato, diplomatik ilişkiler ve askeri güç kullanarak yakınında ki klanları kendi bağlamaya başladı. Bu Japon tarihindeki dönüm noktalarından biri olmuştur. Küçük ve bağımsız bir toplum olan Japonya yavaş yavaş merkezi yönetime geçmiştir. Yazının bu serisini burada noktalayıp Yamato ve Shogun sisteminin başlangıcını diğer yazıma bırakıyorum.

Galip Varoğlu



[i] Şu noktayı belirtmek isterim ki, en ilgili olunan konu dövüş sanatlarıdır. Özellikle dini cemaatlerin alakası oldukça yüksek. Bu durum sadece Türkiye’de geçerli değil, bütün Ortadoğu’da hakim. O kadar ki sosyolojik çalışmalar da başlamış durumda.

[ii] A History of Japan, 1997, sayfa 23

29 06 2011

Metin Karabaşoğlu ile Oyuncak Tamirhanesi üzerine -2

Metin Karabaşoğlu ile Moral Dünyası dergisi için yaptığım röportajda Metin Karabaşoğlu'nun yeni kitabı Oyuncak Tamirhanesi'ni konuştuk. Benim de ilk röportaj deneyimim olan bu röportajı iki parça (ilk bölüm için tıklayın) halinde tarihvebugun.org'da okuyabilirsiniz.

“Yenisini alırız” adlı bölümde iki nokta çok dikkatimi çekti. Çocuklara her şeyin yenisini alırız demekle onların öznelerini nesneleştirdiğimizden bahsediyorsunuz. Bu benim aklıma cami avlularına bırakılan çocukları ya da göz kırpmadan annesine-babasına şiddet uygulayan çocukları hatırlatıyor. Peygamberimizden örnek verdiğiniz gibi ya da Allah’ın zeytine, incire yemin ettiğini Kur’an’dan okuyorsak, burada yapılması gereken nedir? Nasıl tekrar öznelerden öte nesneleri dahi özneleştirebiliriz?

Bediüzzaman’ın Zühre isimli risalede yer alan bir sözü var: “Mahlûkat mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler.” Mahlûkata bu nazarla bakabilirsek, etrafımızdaki herşeyi bir ilahî emanet ve hediye olarak görür ve ona göre muhatap oluruz. Peygamber (a.s.m.) örneğini gösteriyor bunun. Onun cansız nesnelere, hayvanlara olan muhatabiyeti, bu bakımdan, bugün “özne”leri dahi “nesne”leştiren modern zamanların insanına çok şey söylüyor.

Bu zamanda herkes başarı için çalışıyor ve başarının göstergesi iyi bir üniversite kazanmak, iyi bir işe girmek, yüksek puanlar almak. Peki, genellikle kaybedenlerin çoğunlukta olduğu bu yapıda kaybedenlerin durumu ne olacak?

İşte “sayı” uygarlığının önümüze koyduğu bir problem daha… Demek ki, modern başarı kriterlerini de sorgulamak gerek.

“Sayı” uygarlığı ile ilgili eleştirilerinizi kitaba havale edelim. Kitabın en önemli tezi fıtratın sesini dinlemenin bizleri pek çok zor durumdan kurtaracağı yönünde. Peki, bizler nasıl fıtratın sesini duyarız ya da iç sesimizle aramıza hangi perdeleri koyduk?

Fıtratın sesini duyabilmek için, insanın öncelikle âlemlerin Rabbinin varlığından, sonra da O’nun rahmetinden ve hikmetinden haberdar olması gerek. Allah, Rahîm’dir, Hakîm’dir. Kulları için kolaylık diler, zorluk dilemez. Hem insanlığın devamını aile hayatına, doğumlara, çocuk yetiştirmeye bağlı kılsın; hem de bütün bunları birer “uzmanlık” konusu olarak yaratsın ve bütün bu süreçte bizi yüksek vizite ücretleri isteyen uzmanlara sürekli danışma mecburiyeti altında yaratsın. Benim aklım da, vicdanım da bu modern algıyı kabul etmiyor. Rahîm ve Hakîm olan Rabbimiz, bütün bir hayat boyunca doğruları sezebilme yeteneğini fıtratımıza yerleştirmiş, bu doğruları seçebilmeye muktedir bir irade ile bizi var etmiş; irademizin eline şaşmaz ve şaşırtmaz bir rehber olarak Kur’an’ı koymuş, Kur’an’ın rehberliğinde irademizi ve fıtratımızı nasıl istimal edip hayatımızı nasıl yaşayacağımızın fiilî bir örneği olarak da Resulullah aleyhissalâtu vesselamı var etmiş.

Öncelikli mesele, bu gerçeğin farkına varabilmek…

Bundan sonra önümüzde ne gibi çalışmalar var? Yeni bir Metin Karabaşoğlu kitabı için üç sene bekleyecek miyiz?

İnşaallah öyle olmayacak. Bir kısmı yaklaşık on yıldır bilgisayarımın masaüstünde olan bir dizi çalışmanın bu yıl içinde yayınlanacağını ümit ediyorum. Allah’ın izniyle, bu yıl içinde belki de altı çalışmam tamamlanıp yayınlanmış olacak. 2012’de de, Allah izin ve imkân verirse, “Oyuncak Tamirhanesi”nde ortaya koyduğum ana izleği takip eden en az üç çalışma yayınlayabileceğimizi ümit ediyorum.


Sigaraya karşı yürütülen kampanyaların en azından bir kısmını samimi bulmuyorsunuz. Sigara yasağını savunanların samimiyet testi nedir?

Bütün kötülüklerin anası olan içkiye toz kondurmayan bir uygarlık, sigarayı bir numaralı düşman bellemiş durumda. Alkolün kişilerin hem beden, hem akıl, hem ruh sağlığı üzerindeki etkileri apaçık ortada. Alkol yüzünden yaşanan sakat doğumlar, alkol yüzünden yaşanan aile kavgaları, boşanmalar, iflaslar, nice nice trafik kazası, cinayet hepsi ortada. Ama alkole toz kondurmayan insanlar, sigarayı “bütün kötülüklerin anası” olarak göstermeye çalışıyor.

Burada, modern zamanların ve seküler anlayışın bir tuzağı olduğunu düşünüyorum. Bir yandan kötülüğün asıl anasını gözden gizliyor, öte yandan ne kadar da duyarlı olduğu görünümü vererek kendi vicdanı başta olmak üzere vicdanları yanıltıyor.

Sigarayla ilgili kampanya yürütenlerin samimiyet testi, o halde, alkollü içkiler konusunda daha büyük bir kampanya yürütüp yürütmedikleridir.

25 06 2011

Metin Karabaşoğlu ile Oyuncak Tamirhanesi üzerine -1

Metin Karabaşoğlu ile Moral Dünyası dergisi için yaptığım röportajda Metin Karabaşoğlu'nun yeni kitabı Oyuncak Tamirhanesi'ni konuştuk. Benim de ilk röportaj deneyimim olan bu röportajı iki parça halinde tarihvebugun.org'da okuyabilirsiniz.

Şimdiye kadar Kur’an-ı Kerim, hadisler ve Risale-i Nur üzerine yaptığı ”farklı” okumalarıyla tanıdığımız Metin Karabaşoğlu üç yıl aradan sonra ”Oyuncak Tamirhanesi” adlı yeni kitabıyla okurlarının karşısına çıktı.

Karabaşoğlu, yeni kitabında yaşadığımız çağa ve modern zamanların getirdiği sorunlara yönelik eleştirilerde bulunurken bunlara çözüm yolları önermeyi de ihmal etmiyor.

Yeni kitabınız hayırlı olsun. Kitabınızda içinde yaşadığımız çağa önemli eleştiriler var. Ivan Illich’in tanımlamasıyla ”kabiliyetsizleştirici uzmanlık çağı” kavramını açabilir miyiz?

Illich’in kavramlaştırması, yüzde yüz yerinde. Sözün değil, sayının hâkim olduğu bir uygarlığın hâkim olduğu bir zamandayız ve bu bir şey eğer ”ölçülebilir” ve ”pazarlanabilir” durumda ise değer kazanıyor. Mesela, annelik değersiz görülüyor modern zamanlarda, “ev kadını” diye hakir görülüyor anneler, çünkü “para etmiyor.” Ama başkasının çocuğuna bakmak değerli, çünkü “para ediyor,” “çalışıyor musunuz” kabilinden bir sorunun cevabını oluşturuyor. Aynı şekilde eş-dost sohbetleri artık eskisi kadar değeri yok, çünkü ücreti yok. Ama aynı sohbeti psikologların veya psikiyatrların odalarında yapmanın bir “değeri” var, çünkü hatırı sayılır bir para ödüyorsunuz.

Soruya dönecek olursak; deyim yerindeyse dini-imanı para olan bir uygarlığın içinde yaşıyoruz. Bu uygarlık her şeyi, fırsatını bulursa dini ve imanı bile metalaştırıyor, pazarlanabilir bir nesne haline getiriyor. Her şeyin “para etmesi” için ise, “uzmanlığın” devreye girmesi gerekiyor. Eskiden aletler sofistike değildi, arızalanan bir şey basit bir el becerisiyle tamir edilebilirdi. Şimdi ise çocuğunuzun oyuncağından arabanızın otomatik camına her şeyi uzmanına, ustasına, servisine yaptırmak zorundasınız…

Bu süreçte, doğrudan insanla ilgili meseleler de bir “ekonomik sektör”ün konusu haline getirilmiş durumda. Evlilik, doğum, çocuk bakımı, çocuk eğitimi, eşler arası iletişim, vs. Uzmanlığın bu kadar öne çıkarılması, her şeyin ancak bir usta ve uzman eliyle yapılabilir hâle getirilmesi ise, Allah’ın doğuştan insana vermiş olduğu nice yeteneğin göz ardı edilmesi, köreltilmesi, hatta toptan yitirilmesi gibi bir sonuca doğru bize sürüklüyor. Illich’in itirazı da, benim itirazım da işte buna…

Çok kısa süre içerisinde büyük emeklerle inşa ettiğimiz ailelerimizi dağıtabiliyoruz veya anne-babalarımızla iletişim kurmakta (bunun tersi de geçerli) zorlanıyoruz. Diğer yandan daha huzurlu yaşamak için araç olan para hayatımızın ana meselesi haline geliyor. Burada kaçırdığımız bir şey var. Bundan önce insanlar nasıl eş oluyorlardı, nasıl aile oluyorlardı veya hayatlarını devam ettirmek için para kazanmıyorlar mıydı?

Eski-yeni denklemi kurup eski günler güzellemesi yapmak benim tarzım değil. Modern zamanlara itirazım var, ama buna karşılık geçmiş çağları kutsuyor da değilim. Evvel zamanda yaşıyor olsam, Orta Çağ Avrupası ile de kavgalı olurdum. Daha evvel bir zamanda olsam Roma uygarlığına, Yunan felsefesine, Pers uygarlığına da karşı olurdum. Benim kitapta vurguladığım, insanın Rabb’ine, Rabb’inin kelamına ve Rabb’inin ona bahşetmiş olduğu fıtrata yabancılaşma hali. Hangi zamanda, hangi toplum ve hangi insan Rabb’ine, vahye ve fıtrata yabancılaşmışsa kendi iç sesini işitme ve iç dünyasında huzuru bulma yeteneğini yitirir. Kim ki Rabb’ini bilir, O’nun vahyine yönelir ve fıtrat adlı emaneti bozmadan korur ise, kendi iç sesini işitir ve huzur halini yaşar.

Bunun nasıl başarılacağı ve buna göre nasıl yaşanacağı sorusunun cevabını ise, Peygamber aleyhissalâtu vesselam hayatıyla veriyor bize…

Günümüzde insanlar geçmişte yaşadıkları bazı zorlukları dile getirerek mevcut kötü durumlarını açıklıyorlar. Bu konuyla ilgili çok ciddi bir itirazınız var. Küçükken sevgi görmemiş bir çocuğun büyüyünce gaddar bir anne-baba ya da eş olması doğal değil mi?

Burada, insan ve toplum bilimlerinin büyük bir yanlışı çıkıyor karşımıza. Patoloji içeren, sorunlu insanların hayatlarını inceleyip onların geçmişleri, özellikle de çocukluklarıyla ilgili verileri değerlendirdiklerinde, belli ortak tablolar görüyor; sonra da, şu şu şartlarda yetişen çocuklar büyüdüklerinde şu sorunları yaşar, şu kişilik bozukluğuna duçar olur sonucuna ulaşıyorlar. Doğrusu, sorunlu insanların da işine gelen bir yaklaşım bu. Çünkü nefsi sorumluluktan kurtarıyor, kendimizle ilgili bir yanlışın veya suçun kabahatini başkalarının üstüne atıyor. En başta da annenin, babanın, yakın aile çevresinin…

Hâlbuki daha sonra görülüyor ki, aynı veya benzer şartlarda doğup büyümüş olup hiç de böyle ruhsal arızalara bulaşmamış, kişilik bozukluğuna duçar olmamış insanlar var. Bu gerçek de gösteriyor ki, mesele dış dünyada olup bitmiyor; işin en önemli kısmı dış dünyadan aldığımız uyaranların bizim iç dünyamızda nasıl değerlendirilip yorumlandığında. Bediüzzaman’ın şu harika sözünü hatırlamanın tam sırası: “Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir akıtır.”

Ama kitapta bir taraftan insanın çocukken yaşadıkları onu yaşatanların imtihanı, bizim şimdi yaşadıklarımız ise bizim imtihanımız derken, kitaba ismini veren “oyuncak tamirhanesi” hayalinden söz ettiğiniz yazınızda “çocukken bozulan oyuncağın yerine hemen yenisini alan anne-babanın ileride çocuğun arkadaşlarını, eşini çabucak yenilenebilecek bir şey gibi görmesine yol açar” diyorsunuz. Burayı biraz açmak gerekiyor sanırım.

Açalım elbette. Benim açımdan, ortada ne bir sorun, ne bir çelişki var. Çünkü hayat bir denge üzere yürür daima, denge ise ifrat-tefrit denkleminde ya bir tarafa yahut öbür tarafa savrulmadan yol alabilmeyi gerektirir. Hayatımızın önceki safhalarında, mesela çocukluğumuzda yaşadığımız sorunlar üzerinden bugünümüzü değerlendirmek, dolayısıyla da bir ilahî hediye olarak irademizin rolünü ve gücünü gözardı etmek yanlış. Kabalık ve zulüm timsali Hattab’ın evinden adalet ve incelik timsali Ömer çıkabilmişse; irade çok çok önemli demek ki. Yeter ki vahye, fıtrata ve kendi iç sesimize kulak verebilelim.

Bu, bir evlat olarak bizim anne-babamız ve çevremiz içerisinde kendimize nasıl bakacağımızla ilgili bir mesele. Sorumluluğu dış dünyaya, çevre şartlarına atarak fıtratı, aklı, kalbi ve vicdanı, vahyin iyileştirici gücünü gözardı etme, iradeyi hükümsüzleştirme gibi bir büyük yanlışa karşı uyarıyoruz okuyucuyu... Ama bütün bunlar, öte yandan, bir anne veya baba olarak çocuklarımıza karşı sorumluluğumuzu gözardı etmemizi, “Ben keyfime göre davranırım, aşıp aşmamak onun sorunu” demeyi de gerektirmiyor elbette.

Dolayısıyla kitapta hem geçmişimize bakıp bugünümüze ve kişiliğimize dair bir “sorumluluktan kaçma” tutumuna itiraz yöneltiyor; hem de yaşamış olduğumuz imtihanların benzerini yaşamadan daha hızlı yol alabilmeleri için çocuklarımızın yetişmesinde fıtratın icabına uygun davranma lüzumundan söz ediyoruz.


Kaynak: Moral Dünyası 87. sayı