15.07.2009
12.07.2009
Ayşe Arman ve Saba Tümer bize neyi göstermeye çalışıyor?
Şimdi de Ayşe Arman çarşafa girmiş! Çarşafıyla gece hayatında nabız yokluyormuş. Amacı tesettürlülere insanların farklı mekanlarda nasıl baktıklarını saptamakmış!!
Bunun için mini etek giyip de fatih caddelerinde de dolaşmış! Maksadı mahalle baskısı denen "Ertuğrul Özkök" icadını gözlemlemek ve yazmakmış!
Aslında amacı şöyle de olabilir; çarşaflı kadınlara mı mini etekli kadınlara mı mahalle baskısı daha çok yapılıyor? bunu gözlemleyip kamuoyuyla paylaşmak. Bakalım bu sıradışı ve keyifli gazetecilik macerasının sonucunu bize nasıl gösterecek hep beraber göreceğiz!
Bir de Saba Tümer'imiz var! Sanırım tarihe televizyonculuk mesleğini kahkaha atarak yürüten kadın olarak geçecektir. Daha şimdiden fenomen oldu! Ekranda hem muhatabı ile konuşuyor hem de seyircilerin isteklerini yerine getiriyor! Bir seyircisi gülmesini istiyor ve Saba kahkaha atıyor! Amaçsızca bir kahkaha, sadece izleyicisi istediği için!
Habertürk bu isimleri geçtiğimiz ay fenomen olarak çıkarttı karşımıza ve başarılı da olmuşa benziyor. Biz burada yazıp tartıştığımıza göre amaçlarına ulaşmış gibiler. Reytingler zaten tavan yapmış!
Sizce topluma ne oluyor? Bu değişimler normal mi? Bunu bir gelişme olarak mı yoksa yozlaşma olarak mı algılamalıyız?
07.07.2009
Sessizlik
Yanımızdan geçen taksinin gürültüsü bir şeylerin hala var olmak istediğini kanıtlıyor bize, yok eden insanın inadına. Serin bir esinti palmiyelerin tozlu yapraklarına vururken, içimi titreten bir şeyler var. Yok sayana karşı yok sayılmamak için direnmek... İnsanın var oluşunun karşısında yok olmanın sorgusu ve tekrardan damağıma gelen bir tutam Ramallah sessizliği.
İnsan en çok yürürken düşünüyor, yol almak üzerine ya insanın öyküsü. İlerlerken Ramallah’ın sokaklarında, bir zamanlar tankların metal gövdesine çarparak incinmiş taşlara takılıyor ayaklarım. Onlar da yok sayılmışlar bir zamanlar. Ayağıma takıldıkça var olduklarını haykırıyorlar bana. Kaybolan bir neslin var oluşunu omuzlarına yüklenseler bile, birileri yok saymış onları. Yok olmak, ne büyük acı…
Nerede yok olur insan? Nerede biter varlık, nerede sonlanır bütün bu oyunlar? Anne kucağına dönmek mi yoksa başlangıçtaki gibi istediğimiz? Yoksa daha da geriye, ilk başladığımız yere mi ?… Yokluk ‘dönmek’ kelimesinde gizli bir sır mı yoksa? Filistin’de atan her bir yüreğin ana vatanına dönmek ümidi gibi. Dönmenin verdiği yokluksa arzu edilen, insanın acısı yok olma arzusunun yok edilmesinden korkması değil midir? Zaten yokluk ve varlık birbirinin içinde meczolmuş ki tüm sır ‘bir’ de gizlenmiş. Varlık ‘döndürülmek’ kelimesinde gizli…
Tüm bu kargaşa beynimi meşgul ederken ‘acı’ yı keşfetmiştim. Ana vatanından koparılmış bir ‘ney’ in çığlığıydı insan ‘"*کز نیستان تا مرا ببریدهاند, در نفیرم مرد و زن نالیدهاند "’ cümlesi zikrederken dönen bir mevlevinin arşa bakan gözleri istikametinde.
Çünkü dönmek ‘bir’ likti. ‘Bir’ lik yokluktu. Yokluk varlığa giden yoldu. Varlık vatandı.
Kudüs’ün ışıkları aksederken yüzüme
‘Gurbet’ in acısını çarptı tenime.
Boşuna sessiz değildi Ramallah’ın sokakları.
Aksa’da başını secdeye koymak içindi bütün gözyaşları…
* Ney kendine has bir dille, hal dili ile diyor ki: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri, feryadımdan, duygulu olan erkek de, kadın da inlemekte ağlamaktadır. Şu var ki beni dinleyen her insan, benim neler dediğimi anlayamaz. (Mesnevi 2.Beyit, Şefik Can Şerhi)
27.06.2009
BİZİ UMURSAYAN YOK!
80lerin çocukları için masumiyeti, çocuksuluğu, mutlu günleri, modern dünyanın getirilerine eleştiriyi ve daha birçok şeyi temsil eden bir efsane. Dünya tarihinde en çok fotoğrafı çekilen insan.Klip teknikleriyle de yeni bir çığır açmış, herkesin beyaz özentisi olduğunu sandığı ancak zenci doğup zenci ölmüş, ölümsüz insan.Arkadaşın anlattığına göre 90 yaşlarındaki bir akrabası dönemin başbakanını bilmediği halde (Tansu Çiller) Michael Jackson ı şaşırtıcı bir telaffuzla ismini doğru söyleyerek tanırmış.
Meşhur Ayşe teyzemizin bile beyazlatamadığı adamdır. Aniden beyazlaşmasının nedeni aşağıdaki gibidir, ameliyatla yakından uzaktan ilgisi yoktur; ”Michael Jackson’da 1980′li yıllarda fiziksel değişiklikler görülür. Kahverengi olan teninin açılarak beyazlaşması gibi bazı değişiklikler olmuştur. Michael Jackson’da vitiligo hastalığı vardır. Bu hastalığa ilk yakalandığı dönemlerde beyaz lekelerin oluştuğu bölgeleri koyu renk makyajla kapatmıştır. daha sonra hastalık sebebiyle vücudunun büyük bir kısmı beyazlayınca koyu bölgeleri de açık renk makyajla kapatmaya çalışmıştır. Bu hastalığın teşhisi ilk olarak 1981 yılında konmuştur.”
12 yıl aradan sonra ilk defa bu yıl başlayacağı dünya turu ile sahnelere geri dönüş planı yapan Jackson'ın ölüm haberi hayranlarını yasa boğdu. Ancak yasa boğulanlar yalnızca Jackson'ın hayranlarıyla sınırlı kalmadı. 50 konserden oluşan programı karşılığında 50 milyon dolar kazanarak başarılı bir geri dönüş yapması düşünülen Jackson'm ani ölümü, organizatör şirket AEG Live'ı da zor durumda bıraktı. 85 milyon dolar (130 milyon TL) değerinde bilet satan ve toplamda 30 milyon dolar (45 milyon TL) harcamada bulunan AEG Live, biletlerin yakın zamanda geri ödeneceğini duyurdu.
Yaklaşık 10 senedir suskunluğunu koruyan Jackson, 3 sene sürecek dünya turu, yeni albüm, film, Broadway müzikali ve "Thriller" adında Las Vegas'ta kumarhane açma planlarıyla 500 milyon dolara ulaşan borcunu ödeme planları yapıyordu. 2005 senesinde çocuk tacizi davası yüzünden senelik kazancından 30 milyon dolar fazla harcayan süperstar, Mart 2008'de Los Angeles'taki bin hektarlık Neverland çiftlik evinin kredi borcu sebebiyle açık artırmada satılacağı haberini aldı. Emlak yatırım şirketi Colony Capital LLC, 23 milyon dolara içinde lunapark ve hayvanat bahçesinin de bulunduğu dev çiftlik evini alarak, Jackson'la 2009 Londra turnesi için anlaştı. Colony Capital LLC çiftliğin değerini 80 milyon dolar olarak açıklamış, Jackson'ın durumunu düzeltmesi durumunda Neverland'i geri satacaklarını duyurmuştu.Senelik, kaset satışlarından 12 milyon, Sony-ATV ortaklığından ise 9 milyon dolar kazanan Michael Jackson'ın 3 çocuğu bulunuyor.
Ünlü yıldız savurgan yaşam tarzı, antikaya ve oyuncağa olan tutkunluğu sebebiyle 40 senelik sanat yaşamında elde ettiği büyük serveti yok etti. Çalışanlarına senelik 4 milyon dolar ödeyen, cilt bakımı için 350 dolarlık özel kremlerden kullanan, tek topu 4 dolar olan lüks dondurmalardan tüketen ve birçok lüks harcamada bulunan ünlü popstar, son zamanlarda Bank of America'dan aldığı 92 milyon dolarlık krediyle geçiniyordu.
İnşallah imanlı gitmiştir...
25.06.2009
Napolyon'un Rusya Seferi
Tarihin dönüm noktalarına tanıklık eden bazı yerler vardır. Dünyanın kaderi bu yerler üzerinde şekillenir, devletlerin geleceği bu topraklar üzerindeki başarı ya da başarısızlıklara bağlıdır. İşte Rusya tarihteki bu dönüm noktalarına tanıklık eden en önemli ülkelerden biridir. Modern dünya tarihinin felaket derecesinde ilk büyük işgalini 1812 yılında Napolyon’un elinden tadan Rusya, aynı akıbete 1941 yılında Hitler tarafından uğratılmış fakat her iki işgale karşı başarıyla mücadele edip işgallerden sonra kurulacak yenidünya düzenlerinde en aktif oyunculardan biri olmayı başarmıştır.
Bu yazı dizisinde dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Napolyon’un 1812 yılındaki Rusya seferini, Fransa ve Rusya’nın ordularının sayısından, savaş taktikleri, lojistik ve stratejilerine kadar geniş bir yelpazede ele almaya çalışacağım. Napolyon’un Rusya seferinin dünya tarihi açısından önemli kılan en önemli nokta şüphesiz ki bu savaştan sonra dünyanın girdiği ve yaklaşık 100 yıl süren barış döneminin kırılma noktası olmasında yatmaktadır. Bu savaşta ağır bir yara alan Napolyon ve onun şanlı ordusu, 1812-1815 yılları arasında ardı ardına ağır mağlubiyetler tattı ve 1815 Viyana Kongresinde temelleri atılan yenidünya düzenine boyun eğdi. Bunun yanı sıra, bu sefer sırasında dünya, Napolyon’un kurduğu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ordusuna-Grande Armee- şahit olmuştur. Seferin Rusya açısından önemiyse Rusya’nın ilk Vatansever savaşı(Patriotic War) olarak adlandırılmasında yatar ve bu sefer Rusya’nın milli kimliğine önemli bir katkıda bulundu. Rusya’nın ikinci Vatansever Savaşı ise 1941 yılında Nazi işgaline karşı verilecekti. Rusya, Napolyon ve Hitler’in işgallerine hava şartlarının da yardımıyla karşı koydu ve bağımsızlığını korumayı başarıp dünya üzerinde söz söyleme hakkına sahip oldu.
Napolyon’un Rusya seferine geçmeden önce bu seferi doğuran Avrupa’da ki politik gelişmelere bakmanın faydalı olacağını düşünüyorum. 1789 yılında Fransız Devrimiyle birlikte Fransa’dan başlayan politik kargaşa bütün Avrupa’ya yayıldı. Devrimin getirdiği fikirlerden korunmak isteyen Avrupalı devletler Fransa’ya bir düzine savaş açtı. Devrimle birlikte Fransa’da politik sistem hızlı değişikliklere uğradı. Şüphesiz Devrimin getirdiği en önemli yeniliklerden biri Fransa’da o zaman dünyanın pekte aşina olmadığı meşruti monarşi bir rejim kurulmasıydı ve 1789-1792 yılları arasında rejim bu şekilde devam etti. 1792-1794 yılları arasında kurulan cumhuriyet rejimi fazla devam etmedi ve1794 yılında sona erdi. Cumhuriyetin yerine kurulan Direktuar rejimi 1799 yılına kadar devam etti. Bu rejim Napolyon Bonapart’ın kendisini kral etmesiyle son buldu; Avrupa’nın ve dünyanın kaderini şekillendiren Napolyon Savaşları 1800-1815 yılları arasında Napolyon’un tahta çıkmasından hemen sonra patlak verdi. Fransız Devriminin fikirlerini Avrupa’ya yaymaya ant içen Napolyon Avrupa’da ki hemen hemen her devletle savaştı.
Fransa ve Avrupa’yı Napolyon Savaşlarına sürükleyen süreç Devrimin hemen arkasından başladı. 1812 Rusya Seferine kadar Fransa’ya karşı Avrupa devletleri arasında kurulan 5 Koalisyon bu dönemin en önemli gelişmesidir.
Birinci Koalisyon 1793 yılında yeni kurulan Fransız Cumhuriyetini yok etmek isteyen Avusturya, Sardinya Krallığı, Prusya, İspanya, Naples Krallığı ve Büyük Britanya tarafından kuruldu. Savaş 1795 yılında başladı, Napolyon komutasındaki Fransız ordusu 1796 yılında İtalya’yı işgal etti. Napolyon daha sonra Avusturya ordusunu yendi ve Viyana üzerine yürüdü. Avusturya barış istemek zorunda kaldı ve 1797 yılında Kampo-Formio antlaşması imzalandı. Toplu askere alım- levee en masse-, askeri reform ve total savaş ilk Fransız zaferini getirdi. Bu zafer Napolyon’a büyük bir ün kazandırdı.
İkinci Koalisyon 1798 yılında Avusturya, Osmanlı Devleti, Papalık, Portekiz, Rusya, Naples Krallığı ve Büyük Britanya tarafından kuruldu. Bu sırada Mısır’da bulunan Napolyon 1799 yılında Fransa’ya döndü ve ordunun başına geçti. Fransa, Avusturya ve Rusya ile savaştı. Napolyon 1800’de Marengo’da daha sonra Hohenlinden’de Avusturya ordusunu yenilgiye uğrattı. Savaşların sonucunda 1801 yılında Lunéville Antlaşmasıyla ikinci Fransız zaferi tescillendi.
Bu zaferlerden sonra 1804 yılında Napolyon kendisini kral, rejimi de imparatorluk olarak ilan etti. Napolyon ezeli düşmanı İngiltere’ye karşı kontinental sistemi kurarak Fransız hâkimiyetindeki toprakları İngiliz ticaretine kapattı. Amaç Britanya’yı ekonomik açıdan çökertmekti.
Üçüncü Koalisyon 1805 yılında Avusturya, Büyük Britanya, Rusya, İsviçre ve Sicilya tarafından kuruldu. Napolyon’un bu koalisyondaki amacı İngiltere’yi işgal etmekti fakat başarısız oldu. Lord Nelson komutasındaki İngiliz donanması Napolyon’un donanmasını 1805 yılında Trafalgar’da mağlup etti. Bu yenilgi Napolyon’a İngiltere’yi işgal etmenin imkânsız olduğunu gösterdi savaş Avrupa kıtasında devam edecekti. Fransa ezeli düşmanı Avusturya’yla savaşmaya devam etti. Napolyon kendisini İtalya kralı ilan ettikten sonra Viyana’yı işgal etti. Burada Mihail Kutuzov ve Alexander I komutasındaki Avusturya ve Rusya ordusuyla karşılaştı. Austerlitz’de bu orduyu mağlup etmeyi başaran Napolyon, Avusturya’la Petersburg Antlaşmasını imzaladı.(26 Aralık 1805)
Dördüncü Koalisyon Rusya, Saksonya, İsveç, Prusya ve Britanya tarafından kuruldu. Napolyon ilk olarak Prusya’yla savaştı ve Prusya ordusunu Jena’da mağlup etti. Daha sonra Polonya üzerinden Rusya’yla savaşan Napolyon 6 Şubat 1807 Eylau Savaşında zafere ulaştı. Rusya’ya karşı öldürücü darbeyi Friedland’ta vuran Napolyon, Çar I.Alexander’la Tilsit Antlaşmasını imzaladı.(7 Temmuz 1807)
Beşinci koalisyon Avusturya ve Britanya tarafından 1809 yılında kuruldu. Avusturya’yla tekrar savaşa tutuşan Fransa, Aspern-Essling Savaşında Avusturya’ya mağlup olsa da, Napolyon durumu toparladı ve Wagram savaşında Avusturya’yı ağır bir yenilgiye uğrattı ve Schönbrunn Antlaşması imzalandı ve Beşinci Koalisyon sona erdi.
Buraya kadar Napolyon’un Rusya seferine kadar geçen politik gelişmeleri kısaca ele aldım. Önümüzde ki yazıda Rusya Seferi’yle devam edeceğim.
Osman Nuri
23.06.2009
Zaman’ın Kadın Yazarları
Zaman bundan 1-2 sene evveline kadar bence Türkiye’nin hemen hemen en kaliteli kadın yazar grubuna sahip gazeteydi. Leyla İpekçi, Elif Şafak, Nihal Bengisu Karaca aklıma gelen önemli isimlerdi. Ancak şimdi bu yazarların hepsi başka gazetelerde yazıyorlar.
Leyla İpekçi’yi ilk olarak Zaman’ın eklerinden birinde gördüm. Acaba ne yazmış derken oldukça kaliteli bir kalemle karşılaştığımı fark edip her hafta sektirmeden takip etmeye başladım daha sonra gazetenin yazarlara ayrılmış bölümünde de yazmaya başladı ve burada da içi dolu yazılarını yazmayı sürdürdü. Daha sonra sanıyorum Taraf gazetesinin kurulmasından kısa bir süre sonra bu gazeteye geçti. Taraf’ta çizgisi biraz daha siyasete kaymış ve gündeme daha yakından bakmaya başlamıştı. Ne yalan söyleyeyim bence Zaman’daki yazıları bence daha güzeldi daha derindi ve güncelin kaybolup unutulma tehlikesinden daha uzaktı doğal olarak.
Türkiye’nin en çok konuşulan yazarlarından biri şüphesiz Elif Şafak. Onun bu kadar ön planda olmasının sebebi çok satan kitaplarının yanında bir de 301. madde yüzünden yargılanması. Elif Şafak da kısa bir süre önceye kadar Zaman’da yazmaktaydı. Yazıları daha çok kitaplar ve yazarlar üzerineydi. Aslında Elif Şafak’ın Zaman’a katkısı yazılarından çok ismiyle yani etiketiyleydi. Zaman’a karşı ön yargılı olan kesimler Elif Şafak’ın Zaman’da yazıyor olmasından dolayı oldukça şaşırıyorlardı hatta Elif Şafak’ta bunu pek çok kez dile getirmişti yazılarında. Türk medyasına yeni katılan başka bir gazete Habertürk gazetesine transfer oldu Elif Şafak. Zaman’a karşı ön yargılı olan kesim için iyi bir meşrulaştırmaydı Elif Şafak bence Zaman’dan ayrılması önemli bir kayıp oldu.
Habertürk gazetesine geçen bir diğer Zaman yazarı Nihal Bengisu Karaca oldu. Maalesef şekillere içerikten daha çok önem veren medyamız türbanlı yazar diye nitelendiriyor Karaca’yı. Kendisinin bir röportajda bu nitelemeden rahatsız olduğunu söylese de herhalde kolay kolay bu nitelendirmeden kurtulamayacak. Aslında Elif Şafak nasıl Zaman için farklı bir yüz ortaya koyduysa Karaca da Habertürk için farklı bir yüz ortaya koydu.
Hazır kadın yazarlara girmişken bir de Alev Alatlı meselesine değinelim. Bildiğimiz üzere Alatlı Zaman’da yazdığı bir yazının sansürlenmesi üzerine gazeteden ayrıldı. Alev Alatlı’yı Zaman’da kaç kişi okuyordu okuyanların kaçı anlıyordu bence tartışmalı bir konu. Yanlış anlaşılmasın üslubu oldukça ağırdı okuduğum yazılarında Alev Alatlı’nın. Bu durumda bence Zaman yönetimi krizi iyi yönetemedi hem marka değerlerine zarar verdiler hem de sansürlenen yazı sansürlendiği için çok popüler oldu.
Anladığım kadarı ile gazetedekiler de bu konunun yani gazetedeki kadın yazarların bir anda ortadan kaybolmasının farkındakiler ki çeşitli önlemlerini görüyoruz. Mesela Nazan Bekiroğlu (eski bir Zaman yazarı) tekrar yazı yazmaya başladı. Henuz değerlendirmek için erken ve daha önce okumadığım bir isim.
Arada makaleleri çıkan Bejan Matur sürekli yazılar yazmaya başladı yorum sayfasında bu da eksikleri gidermek için önemli bir adım. Özellikle Kürt sorunu üzerine görüşleri önemli. Başka bir açıdan da ben bu hamleyi yerinde görüyorum çünkü isim olarak farklı kökenden gelen bu yazar milliyetçi muhafazakâr okuyucu kesimin ezberlerini bozacak nitelikte. Etyen Mahçupyan buna başka bir örnek.
Bence bu konuda alınan önlemler hala yeterli değil. Zaman yönetimi geç kalmadan birkaç kadın yazar daha transfer etmeli. Tabi bu yazarları kadın/erkek ayrımı yaparak inceleme yapmak ne kadar doğru incelenmesi gereken bir mevzu. Onu da başka bir zaman yaparız inşallah.
M.Akif
27.05.2009
Atilla Yayla Ziyaretinin Ardından
Bir grup arkadaşla birlikte Atilla Yayla hocayı ziyaret ettik. Başta ODTÜ olmak üzere üniversitelerde özgürlük ve liberalizmi konuştuk. Türkiye’de liberalizmin tarihi, gelişmesi ve şuan içinde bulunduğu durumu dinledik hocadan.
Ayrıca muhafazakârların, Alevilerin ve hatta Kemalistlerin liberalizme karşı konumlanmaları ya da ona yaklaşmalarını değerlendirdi Atilla Hoca. Gelecek üzerine tahminleri ve liberalizmin ileride Türkiye’de ağırlığının çok daha fazla olacağını belirtti. Buna en büyük kanıt olarak da Türkiye’de geniş muhafazakâr kitlenin, Alevilerin ve Kürtlerin liberalleşmesini gösterdi.
Her ne kadar kendilerini liberal olarak adlandırmaktan kaçınsalar da özellikle 28 Şubat’tan sonra muhafazakârların liberalleşmeye başlaması ve aynı şekilde Alevilerin mevcut iktidar tarafından hak ve özgürlüklerinin tanınmaya başlanması ile birlikte bu gruplar liberal düşüncenin özgürlük söylemlerini paylaşmaktadırlar.
Türkiye’de 20 sene önce iki kişi ile başlayan liberalizm bugün hemen hemen bütün gazetelerde liberal yazar kontenjanı olması bunun diğer göstergesi.
Liberalizmin belli azınlıklar için değil hâkim güçler için de gerekli olduğunu belirtti. Belli liberal okullardan bahsederek liberalizmin sosyalizm ya da Marksizm karşısında kaçınılmaz fikri üstünlüğü olduğunu söyledi.
Katıldığı seminerlerde liberalizmi anlattıktan sonra birçok gencin yanına gelerek fikirlerinin liberalizme benzediğini ancak şuana kadar bu alanı bilmedikleri için düşüncelerinin ne olduğunu adlandıramadıklarını ve aslında liberalizme yakın olduklarını gördüklerini söyledi.
Gençlerin liberal yazarları okuyarak ve networklar oluşturarak kendilerini geliştirmesini özellikle bir liberal yazara odaklanıp gündemin ondan takip edilmesinin faydalı olacağını belirtti. Liberaller içerisinde olacak tartışmalarının ya da beyin fırtınalarının diğer görüşten insanlarla tartışmaktan çok daha geliştirici olacağını ekledi.
Atilla Yayla hocaya vaktini bizlere ayırdığı için teşekkür ediyoruz.
21.05.2009
Evrimi Destekleyen Google'ı Kınıyorum
Bugün her zamanki gibi bilgisayar başında gerekli gereksiz işlerimden birini yapmak için internet dünyasının en çok kullanılan sitesi olan “google” a giriş yaptım. Fakat her zaman ki gibi google’ın günün anlamına binaen logosunda yapmış olduğu bir takım değişikliklerin olduğunu gördüm. Öncelikle resme fazla anlam veremedim ama sonra bir internet sitesinde “evrimin kayıp halkası bulundu” diye bir haber başlığında yayınlanan haberi okudum.
Haberde gördüğüm resim; yani evrimin kayıp halkası olarak nitelendirilen fosilin resmi, google’nin ana teması olarak kullanılmıştı. Meğerse bugün sözde evrimin kutlu günüymüş. Hatta internet sitesinin haberine getirdiği yoruma göre bizlerde gayet modern(!) insanlar olarak bilim adamlarının çalışmalarını hakikat olarak kabul edip sözde evrime inanmalıymışız. Aslında, Müslüman bir ülkenin Müslüman coğrafyasında yer alan ve Türkiye’nin en büyük sanal haber kaynaklarından birkaçında aynı şekilde lanse edilen haberi görünce, google yi kınamak isteğim neredeyse geçti.
Peki bilim adına bu kadar şeyi bilip de bu ayeti okuduktan sonra insanlar ve içlerinde hala ben müslümanım ama bilimin ışından ayrılmamak gerekiyor diyerek evrimcilere destek veren kişiler bu ayet-i kerimedeki bilimselliği nasıl oluyorda fark edemiyor. Veya bir Müslüman nasıl oluyor da Allah (c.c)’ın el-Bari (öyle temiz yaratıcı ki yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır.) ismine iman etmek yerine evrimcilerin yalanlarına inanıyorlar.
Tekrarlamak istiyorum ki önce dünya markası “google” ı ve Türkiye de google zihniyetinde sahip olan internet sitelerini kınıyorum. İnşallah yarın google şirketi logosuna insan resimleri koyar zira bana göre yarın insanların bayramıdır, maymun olmak isteyenlerin değil.
Sefa ŞENGÜL 21-05-2009
10.05.2009
Muslim Demographics
Dün Amerikalı bir arkadaşla hadi yalanım olmasın eski supervisorımla konuşurken bana bir video gönderdi. Supervisorım sıkı bir cumhuriyetçi ve patriotic. Video ile ilgili fikirlerimi sordu ve bunun fanatik Hıristiyanların oyunu olup olmadığını sordu. Blogda çok sıkıcı bir biçimde sürekli monolog halindeyiz bunu biraz değiştirelim. Video hakkında yorumlarınızı ve sizce nasıl bir cevap vermem gerekir hakkında fikirlerinizi bekliyorum.
Video’nun linki;
http://www.youtube.com/watch?v=6-3X5hIFXYU
eğer açamazsanız;
Not: Video İngilizce ama görüntülerden ne anlatıldığı anlaşılıyor İngilizce bilmeyen arkadaşlar problem etmesin.
02.05.2009
Hiç Terhis Olmasam Hep Asker Kalsam...
Uzun süredir yazı giremedik. Ben biraz tembellik ettim, herhalde diğer arkadaşların da meşguliyetleri fazlacaydı. Aslında gündem oldukça yoğun eğer oturup bir yazı yazmak isterseniz istemediğiniz kadar konu var.
Sıcaktan soğuğa doğru düşünürsek bazı bakanlıkların el değiştirmesi, kimi bakanların yer değiştirmesi hakkında Cemil Çiçek hala orada, Bülent Arınç doğrudan MGK’da, A. Davutoğlu artık gölge bakan değil harbi bakan tarzı değişik yorumlar yapabiliriz.
Daha öncesi için Başbuğ’un gazetecilerle yaptığı toplantı, brifing, bilgilendirme, soru-cevap artık nasıl adlandırırsanız bir organizasyon vardı. Organizasyon kelimesi güzel oldu. Onunla ilgili en azından biraz daha asker ile mesafeli, sonradan akredite gazeteciler, yazarlar boş verseydi Başbuğ’un konuşmalarını ya da daha alt düzeyde katılsalardı diye düşünülebilir. Misal; M. Karaalioğlu…
Türkiye’nin son dönemde yaptığı Ermenistan ile ilgili açılımlar ilişkilerin gelişmesi konusunda sınır açılsın ticaret artsın “soft power” olarak orada yer edinelim hem üzerimizdeki yükten kurtulalım deyip ardından Obama’nın 24 Nisan’da yaptığı konuşmaya geçsek olurdu.
Şimdi ben asıl beni ilgilendiren konuya geçeceğim. Yoğun gündemden dolayı es geçildiğini düşündüğüm yeni bir haber var. Yazı yazmaya başladığımdan beri herhalde e-muhtıradan sonra en yakından hissettiğim mevzu bu.
Başbuğ bedelli askerlik konusunda bir açıklama yaptı kendi organizasyonunda. Bildiğiniz üzere MHP’li bir vekil bedelli askerlik konusunda bir teklif vermiş meclise ancak sonradan bunu geri çekmişti. Bu konuda Başbuğ bedelli askerliğin söz konusu olmadığını ayrıca askerliği tek tipe indirmeyi düşündüklerini açıkladı. Daha sonra çıkan haberlere göre tek tipten kasıt şuan 4 yıllık üniversite mezunlarının yaptığı 6 ay kısa dönemi ya da 12 ay uzun dönemi (maaşlı yedek subay) tek tipe yani 12 ay erliğe indirilecek hatta çıkarılacak. Lise ya da daha altı mezunu olan da aynı şekilde 12 ay yapacak.
Yani biz askerlik kalksın, paralı olsun, kısalsın derken daha uzatmayı düşünüyor paşalar. Herhalde böyle bir düşünce başka bir ülkede olsa gençler sokaklara dökülürdü. Bizlerin bu meselede duyarlı olup böyle bir girişimin engellenmesi için harekete geçmesi lazım. Bu meselelere duyarlı bloglara (derin düşünce, uçanbalık falan…) baktım hiç ilgili bir yazı yoktu. Ergenekon, 1 Mayıs derken arada kaynadı. Tamam, belki bazıları sadece askerlik için 4 senelik okul okuyorlar ancak bunun çözümü bu değil. Hepsini indir 6 aya madem.
Bu konu hakkında şimdi kardeşim vatan borcu gider öderiz ya da vatan her Türk asker doğar zaten tarzı düşünüp hareket edecek militarist arkadaşlar olacaktır. Hatta çoğunluk bu düşüncede olabilir ancak iş güç sahibi olacak okumuş adama yazıktır 1 senesini orada piç etmek. Duyurusunu yaptığımız toplantıda Burhan Kuzu sivil anayasa yapabilmek için önce sivil kafalara ihtiyaç var demişti. Askerliğin tekrar artırılmasının engellenmesi için de sivil gençlerin, üniversitelilerin tepki koyması lazım. Bu konuda imza kampanyası düzenleyip, yürüyüşler yapılabilir. Üniversitelerin öğrenci temsilci konseylerinin bu konuda tepkilerini koyması etkili olabilir.
Hâsılı kelam bu askerlik meselesi benim canımı baya bir sıktı. Bakalım sonucu nereye varacak. Ayrıca bu çalışmanın meclisten geçmesi gerekiyor. Ben böyle bir uygulamayı başlatanın cezasını sandıkta veririm.
Neyse herkes kendi derdinde bakanlar arasına baktım ismimi göremedim bir de bu askerlik uzarsa külahları değişiriz T. Erdoğan’la…
M. Akif