04 02 2010

Fransa'da Anarşizm Hareketi II -son-


Fransa’da Anarşizm Hareketi II

1861 yılında anarşist hareket kendine yandaş bulmuş ve büyümeye başlamıştır. Anarşist işçiler 1871 yılında bir sendika kurmuşlardır. 1871 Paris Komününde en büyük grubu “Proudhoncu Federalci Sendika” oluşturuyordu.

1870 ve ’81 yılları arasında devlet anarşist hareketi ve basını yasaklamıştır. Fransa’daki birçok anarşist İsviçre’deki Jurna kentine kaçmıştır Kısa sürede bu şehir anarşizmin Avrupa’daki merkezi olmuştur. “Kaçanlar” olduğu gibi kalıp savaşmayı tercih edenlerde olmuştur. Paul Brousse anarşizme bilimsel ve milis etmenler ekleyerek geliştirmeye çalışmıştır. Bu dönemde imparatorluk yapısına karşı cumhuriyetçilerle birlikte ittifak yapmıştır. Ancak ülkede çok fazla tutunamamıştır ve sürgüne gönderilmiştir. Anarşist harekete Almanya ve İspanya’dan destek vermiştir. Bastığı gazetelerde şiddetin kullanılmasını vurgulamıştır. 1880 yılında sosyalist partiyi kurarak anarşist hareketi farklı bir boyuta taşımıştır.

1881 yılı anarşizmin yeniden doğuş yılıdır. Jean Grave ve Sebastian Faure yoğun bir çalışma ile anarşizm hakkında olumlu propagandaya başlamışlardır ve anarşizmin aslında ne olduğunu anlatmaya çalışmışlardır. Elisée Reclus ve kardeşi anarşizm hakkında kitaplar yayımlamıştır. Kitaplar ve propagandalar sayesinde Reclus Fransa’da ünlenmiş ve anarşizmin en önemli figürlerinden biri olmuştur. Devlete karşı duruşta Reclus’un düşünceleri birçok insanı etkilemiştir.

Ancak bu büyüme yanında çoğu zaman kontrol edilmeyen şiddeti de getirmiştir. Bu şiddet Jakobinlerin anarşistlere yüklediği anlamın doğru olduğu inancını oluşturmuştur. Anarşizmin kendisi tanımı doğrulamaya çalışmıştır. Ayrıca, anarko-komünizmin eylemleri ve anarşizmin “sebep olduğu” terror ve bağlamında artan ölüm sayısı halkı anarşizmden soğutmuştur. Suikastların artışı da anarşist harekete bağlanır. Fransız başkan Sadi Carnot 1894 yılında bir İtalyan anarşist tarafından öldürülmüştür. Bu olayla birçok suikast anarşistlere bağlanır.

Bu dönemde anarşist hareket işçi sendikalarında da önem kazanmıştır. Anarko-sendikalar patronlarla konuşmaktan çok; harekete geçmeyi savunuyordu. 1874 yılında Adhemar Schwitzguebel genel grevin yapımını etkilemiştir. Bir başka işçi anarşist Georges Sorel Proudhon’dan etkilenmiştir ve “işçi şiddeti” düşüncesini oluşturmuştur. Ancak bu düşünce daha sonraları çoğunlukla sağ ideolojileri etkilemiştir. 20yy. başlarında birçok anarşist işçi “Confederation Generale du Travail” e katılmışlardır. Artık anarko-işçi hareketi bu konfederasyonla devam etmiştir. Rus komünist devriminden sonra anarko-işçiler ve komünistler ayrılmıştır –aslında Rus devrimi solda bugünde yaşanan derin ayrılığın en büyük sebeplerinden biridir- İkinci Dünya Savaşında Alman işgali Fransız anarşistleri tekrar diriltmiştir. Direniş duygusunun artması ve milis grupların ihtiyacı anarşist düşünceyi ateşlemiştir. Nazi direnişinde anarşistlerinde payı büyüktür.
1960’lı yıllar anarşizmin son hareketli yılları oldu. Fransız anarşist grup Jeunesse Libertaire, Proudhon’un söylemlerini tekrar oluşturdu. Proudhon’un “Anarşizm düzendir” söylemi kırmızı “A” harfi ile bütünleşti. Büyük gösterilerde yada Yunanistan’da yaşanan olaylarda olduğu gibi zaman zaman tekrar ortaya çıksa da anarşizm 60’lardan sonra diğer grupların içinde erimiştir.
Sonuç
Temelleri İngiltere’de atılsa, anarşizm gelişimini Fransa’ya borçludur. Devrimlerden sonra ortaya çıkan otorite boşlukları anarşizmi denemek için uygun bir zemin oluşturdu. Anarşistler bu deneyimlerin çoğunda başarısız oldular ama bu başarısızlık anarşizmin gelişiminin temel taşlarını oluşturdu. Anarşizmin çıkışından günümüze birçok insana anarşizmi şiddetle eş değer tutmaktadır. Yazının başlarında anlattığım gibi anarşizm çok geniş grupları kapsamaktadır; devrimsel ilerlemeyi savunanlar olduğu gibi evrimsel ilerlemeyi de savunanlar mevcut. Şiddetin ortaya çıktığı dönemi ve ortamı ayrıca incelemek gerekmektedir. Anarşizm insanlığın düşün tarihinde var olan ütopyalardan biri, belki de en sivrisi yada ele avuca sığmayanı ama diğer bütün ütopyalar gibi amacı zannedilenin aksine insanların mutlu bir yaşam sürmesi.

Var olan düşüncelere farklı bir bakış açısı katması umudu ile…

Atakhan Galip
Arifiye

* Resim upload.wikimedia.org 'dan alınmıştır.

29 01 2010

1961 Anayasası üzerine...


Malum gündemde sıkı bir şekilde yeni anayasa tartışılmaya başlandı. Kimisi yeni anayasa olmadan olmaz derken kimisi de katiyen yeni anayasa yapamazsınız diyor. Dün, Sabih Kanadoğlu ile Osman Can’ın Habertürk’de anayasa üzerine tartışmaları vardı ve belli kısımlarını izleyebildiğim kadarıyla oldukça faydalı bir tartışmaydı.


Bildiğiniz üzere herkes 1982 Anayasa’sına karşıdır ve toplumun üzerine giydirilen bir deli gömleği olduğu konusunda hem fikirdir. Özellikle 1982 Anayasası genellikle 1961 Anayasası ile karşılaştırılır ve adeta bir özlemle yâd edilir ne liberal ne özgürlükçü bir anayasaydı diye. Ben bu argümana hep şüpheyle bakmışımdır ve aklıma yatmamıştır çünkü nasıl halkın seçtiği bir başbakanı devirip asan bir ekip özgürlükçü bir anayasa yapabilir diye. Nitekim hem dün Osman Can’dan dinlediklerim hem de üzerine biraz okuma yapmam bu konuda beni biraz daha aydınlattı.


Osman Can dün adeta Kanadoğlu’na ders verirken 61 Anayasa’sı için söyledikleri dikkat çekiciydi. Danıştay üyelerinin yarısının, Yargıtay üyelerinin başkan dâhil altıda birinin emekli edildiğini, üniversitelerden büyük miktarda hoca grubunun atıldığını söyledikten sonra 1961 Anayasa’sının işleyemez bir parlamento yani özgürlüklerin yaşanması için herhangi bir mekanizmanın olmadığı bir ortam oluşturduğunun altını çizdi. Temel yasaların hiçbirinin milli iradeyi yansıtmadığını da bunlara ekledi.


1961 Anayasa2sı ile ilgili devam edecek olursak Eric Jan Zürcher’in Modernleşen Türkiye’nin Tarihi adlı kitabında ilgili bölümde 27 Mayıs sonrası olaylar için güzel bilgiler var. İlk başta 260 generalden 235’ini ve 5 bin kadar albay, binbaşının emekliye sevk edildiği, 147 üniversite hocasının üniversiteden atıldığını söylüyor. Anayasa’yı yazanların amacını Millet Meclisini dengelemek amacını gütmekti ve bunun için Cumhuriyet Senatosu adında bir meclis daha kurdular. Çıkacak kanunlar iki meclis tarafından da onaylanmak zorundaydı. Ayrıca Senato üyelerinin bir kısmınu Cumhurbaşkanı seçecek bir kısmı seçimle geleceklerdi. Yine bu dönem Anayasaya aykırı maddeleri reddedebilecek bağımsız bir Anayasa Mahkemesi kuruldu. 28 Şubat dönemine damgasını vuran Milli Güvenlik Kurulu’nun da bu dönem kurulduğunu öğreniyoruz[1]. Bunlar aslına “checks and balances” olayının aşırı abartıldığının bir göstergesi yani sistem ne olursa olsun milletin temsilcilerine bırakılmıyor.


Mümtaz’er Türköne ise 27 Mayıs’ı değerlendirirken çok daha sert ifadeler kullanıyor. 27 Mayıs’ın halkın siyasete katılımını mümkün olan en alt seviyeye indirdiğini, halka karşı yapıldığını belirtiyor. Senato’ya “kontenjan senatörü” olarak atamalar yapılmasını ayan meclisine benzeten Türköne meclisin kanun yapamaz, hükümetin icraatta bulunamaz hale geldiğini söylüyor. Üniversitelerin görevlerinin vesayet düzenini desteklemek olan seçkinler tarafından doldurulduğunu, yargının halk iradesini frenleyen, iktidarı hukuki olmaktan ziyade bürokratik olarak denetleyen hale dönüştüğünü yine Türköne’nin kitabından öğreniyoruz. Bugünkü yargı ve yüksek öğretim kurumsallaşmasını yine aynı döneme atıf yaparak açıklanıyor kitapta[2].


Sonuç olarak her ne kadar 1961 Anayasa’sı liberal, temel hak ve özgürlüklere yer veren maddeler içerse de yönetimi hiçbir zaman milli iradeye bırakmaması ve her zaman için, ne olursa olsun onu kontrol edecek mekanizmalar kurması sebebiyle övülecek hatta özlenecek çok fazla özelliği yoktur. Tabi övenler 1982 Anayasa’sı ile karşılaştırarak bunu yapabiliyor olabilirler ancak 1980 sonrası oluşacak kurumların pek çoğunun 1960’dan atıldığı unutulmamalıdır.


Mehmet Akif Memmi

* Resim tttt.ru 'dan alınmıştır.


[1] Zürcher, Eric J.2009. Modernleşen Türkiye Tarihi, İletişim: İstanbul. 353-356

[2] Türköne, Mümtaz’er. 2008. Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil 68 Kuşağı, Nesil Yayınları: İstanbul. 130-132

24 01 2010

Fransız Anarşistler III ve Fransa'da Anarşizm Hareketi


 
Reclus anarşizmi tam olarak nasıl geleceğini belirtmemiştir. Anarşizmin kendiliğinden ya da bir hareketle gelmesi konusunda net değildir. Daha açıkçası düşünceleri evrim ve devrim arasında gelişmiştir. Bu noktada Reclus, Darwin’in görüşlerini sevmiş ve çalışmalarında kullanmıştır. Reclus’un tarih felsefesinde ırk kavramı yoktur. Dünyada var olan ilerleme ve medeniyet insanlığın ortak çalışması sonucunda ortaya çıkmıştır. Reclus bir coğrafyacı olarak örneklerini de ona göre vermiştir. Irk kavramını ret eden Reclus bölgesel bütünlüğü öne sürmüştür. Reclus’a göre Avrupa’da yaşayan bir insana kendini Avrupalı olarak tanıtmalıdır.

Irk kavramının yanı sıra, kadın olgusuna önem veren Reclus, kadınları toplumda önemli bir yere koymuştur. Babaerkin yapıyı eleştirip, zararlarını açıklamıştır. Ayrıca kadının özel mal olduğu anlayışa da karşı çıkmıştır.[1] Hayatında anaerkil hayat tarzını uygulamaya çalışmıştır.

Godwin ve Proudhon’un aksine; Reclus daha şiddet yanlısıdır. Doğa ve canlılara karşı bir coğrafyacı olarak büyük bir sevgi taşısa da; devlete olan düşmanlığı ve nefreti daha fazlaydı. Devlete karşı kullanılacak şiddetin zengin insanlara karşı da kullanabileceğini savunmaktadır. Reclus’a göre devlete ve kapitalizme karşı her yol mubahtır.

Anarşist hareket ve “terror” 1890 yılında başarısız olduğunda, evrimsel yol Reclus’a daha mantıklı gelmeye başladı. Evrimsel süreç ortamı hazırlayıp, toplumu uygun hale getirecekti. Böylelikle devrim ile devlet yıkılabilecekti.

Fransa’da anarşizm hareketi

Anarşizm Fransız politik hayatına 1789 devrimi ile girdi. Ancak bu dönemde kimin anarşist kimin libertenyan olduğunu belirlemek çok kolay değil. Devrim havasından dolayı insanlar bir bütünlük göstermişlerdir ve birçoğunun temel amaçları benzerdi. En büyük farklılık anarşistlerin büyük çoğunluğunun sans culottes ya da çalışan olmasıydı. Burjuva kendini Jakoben olarak tanımlıyordu. Önceki yazılarda bahsedildiği gibi anarşist kelimesi devrimin ilk yıllarında yöneticiler tarafından olumsuz yönde tanımlanıyordu. 1793 yılında Jakobenler sans culottes’ları eylemleri için kullanmaya başlayınca anarşist sıfatını kullanmayı bıraktı. ‘95 yılında rüzgâr tersine döndü ve Jakobenlerin düşmanları anarşist olarak etiketlendi. Bu dönemde yönetim gücünü kaybetmeye başlamış ve sokaklar tamamen kontrolsüz kalmıştı. Bu dönemde etiketlenen anarşistler “huzur” için giyotinlere gönderilmişti.

Jean Varlet bu karışıklık döneminde sahneye çıkmıştır. Jakobenlere ve uyguladıkları siyasete tamamen karşı olan Varlet; L’Explosion’u yazmıştır ve bu Fransa’da ki ilk anarşist manifestodur. Gracchius Babeuf direktuar yönetimini devirmeye çalışmıştır ve devleti yıkıp, “eşit” bir toplum oluşturmak istemektedir.

1840 yılında Proudhon anarşistler için yeni bir ışık olmuştur. Barışçı söylemleri anarşistleri etkilemiş ve işin felsefi boyutu tartışılmaya başlanmıştır. Ancak Ernest Coeurderoy ve Joseph Dejacque daha saldırgan görüşlere sahiptiler. Savaşın kaosa, kaosun devletsiz toplumu oluşturacağını inanıyorlardı.
Yazımın devamında hareketin yükseliş ve günümüzde geçirdiği evrimi anlatıp, yazıyı bir sonuç ile bitireceğim.

Atakhan Galip   
Bilecik


[1] Marshall, Peter 2003. İmkansızı istemek! Anarşizmin Tarihi. Çeviri Yavuz Alogan. Syf 482


* Resim api.ning.com 'den alınmıştır.

19 01 2010

Despotluğun Gölgesinde Umut Dönemi V




 BAC ve Arap Dünyasına Liderlik



Süveyş Kanalı krizinin sonuçları haliyle en çok Nasır’a faydalı olmuştur. Batı dünyasına ve İsrail’e karşı gösterdiği duruş ve bunun sonucunda aldığı “zafer” Nasır’ı Arap halkı gözünde bir adım daha kahramanlaştırmıştır. Nasır’ın da tam olarak istediği budur. [I] Kanal Krizini Mısır başarısı olarak göstermiştir. [II] Nasır kendi “başarısına” tarihsel süreci ekleyip başında olacağı bir “pan-arabizm” rüzgârı oluşturdu. Nasır’a göre Mısır; Firavun ve Yunan geleneğinin temsilcisi idi. Bu gelenek; Arap tarihi ve anlayışı ile genişlemiş ve güzelleşmişti. Söylemleri, Batı hayranı yöneticiler yüzünden başını çoğu zaman aşağıda tutan halk için oldukça umut verici ve gururlandırıcıydı. “Pan-Arabizm” gittikçe yayılıyordu. Tabi bu rüzgârdan sadece halk etkilenmedi. Aydınlar bu aşamada önceleri alınan düşünsel ve maddi yenilgiler ile kanal krizini karşılaştılar ve birleşimin önemini ortaya koydular. Yenilginin sebebini Arap dünyasında olan ayrılıkta gördüler ve insanları kültürlerini öğrenip birleşme konusunda tavsiyede bulundular. Tabii bu düşünceler doğrudan Nasır’ın düşüncesini etkiliyordu.

Nasır bütün enerjisini dış politikaya ve Arap birleşimine verdiği için iç dinamiklerde değişimler yaşanmıştı. Her ne kadar halkın sevgisi azalmamışsa da ilgisinde azalma vardı.[III] Tam bu dönemde halkın ilgisini artıracak bir olayın süreci başladı. Dış politikadaki başarılarla; Suriye Nasır rejimine yanaşmaya başladı. Suriye Fransa hakimiyetinden ayrıldığı günden beri istikrarlı bir rejime sahip olamadı. Geçirdiği askeri darbeler bunun en büyük örneği idi. SSCB’nin de katkıları ile Suriye’de komünist parti oldukça etkin ve iyi örgütlenmişti. Suriye hükümeti doğrudan gelecek bir saldırıya hazır değildi ve komünist devrimden korkuyorlardı. [IV] Tehlikeyi gören Suriye hükümeti Nasır’a birleşme teklifi ile gitti. Bu teklif o zaman için –hatta günümüz için bile- oldukça önemli ve gerçekleştirmesi zor olacak bir şeydi. Ancak Nasır bu teklifi geri çeviremezdi çünkü istediği Arap dünyasına başkanlık amacı için çok önemli bir basamaktı.

Mısır ve Suriye 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyetini kurdular. Bu bölge ve Arap dünyası için bir ilkti. Birliğin en büyük amacı bu birleşimi bütün Arap dünyasına yaymaktı ve bu konuda önemli çalışmalar yaptılar. İlk başkan Nasır, %99,9’luk bölgeye has demokratik oranla seçildi. [V] Bu seçimde ilkler yaşanmaya devam etti ve yüksek oy oranı için kadınlara oy hakkı verildi. Nasır konuşmalarında birliğin bağımsız devletlerden oluştuğunu vurguladı.

"Bildiğiniz gibi benim fikrim birlik, güç bir operasyondu. Benim düşüncem bunun için yapılan hazırlıkların Suriye’nin arzusuna göre yapılması gerektiği idi. Şimdi ise Suriye’nin BAC'a bağlı olmasını zorunlu görmüyorum, fakat zorunlu olan Suriye’nin Suriye olarak kalmasıdır. Suriye’deki birlik Arap birliğidir ve gerçek hazırlık bunun gerçekleşmesidir. Bu Birleşik Arap Cumhuriyeti devam edecektir..."[VI]


Bu konuşması gibi bütün başlangıç konuşmalarında Nasır bağımsızlığa ve Suriye’nin haklarına önem vermiştir. Ancak bu durum aynı şekilde devam etmedi. Birlik hiçbir zaman güçlenemedi çünkü birliğin amacı iki ülkenin güçlerini paylaşması olsa bile Suriye birçok iç problemle boğuşuyordu. Bu ve Nasır’ın karizmasından dolayı Mısır birlikte üstün konuma geldi. Birleşimden sonra Suriye hükümeti Mısır’a taşındı ki bu Suriye halkı için oldukça kötü bir durumdu. [VII] Birleşim belli bir süre sonra Suriye’nin Mısırlaştırılması olmuştur. Nasır, Suriye ordusunun modernleşmesini istiyordu ve kendi generallerini Suriye’ye eğitim için gönderdi. Bu noktadan sonra artık Suriye ordusunu Mısırlı generaller yönetiyordu. Tek parti rejiminde olan Mısır bu sistemi Suriye’ye de uygulamış BAAS dışındaki bütün partileri kapatmıştır –ki bu sistem günümüzde de devam etmektedir-. [VIII] Nasır, Mısır’da yaptığı toprak reformunu Suriye’de de uygulamak istemiş ama ne o günkü koşullar ne de Nasır’ın gücü bu tür bir reform için yeterli idi. En büyük dezavantajı ise kendini destekleyen toprak ağalarının desteği çekmesi olmuştur. Bunların yanı sıra Suriye’de konumlanan Mısır ordusu mensupları da “Arap Birliği” düşüncesine uygun olmayan davranışlar sergiliyor; Suriye halkına işgalci askerler gibi davranıyorlardı. Arka arkaya gelen bütün bu durumlar Suriye halkında büyük bir hoşnutsuzluğa sebep oldu. Birliğin Mısır çıkarı için olduğunu düşünen Suriye halkı 1961 yılında isyan ederek birliğe son verdiler. Böylelikle tarihin sürmesi en zor birliği büyük hoşnutsuzluklar ve eleştiriler ile tarihe gömüldü.

Birliğin bu şekilde dağılması Arap dünyasında özelikle Mısır’da büyük bir şoka sebep oldu. Nasır’ın imajı büyük bir darbe aldı ve birleşme umudu yıkılan halkta Nasır’ın popülaritesi azaldı. Birliğin parçalanmasından sonra Suriye’de hükümet değişti –zaten Mısır’da olan hükümet temsilcilerinin ülkeyi yönetmesi imkânsızdı- ve birlik dönemini “Mısır ilhakı” olarak adlandırdı.[IX] Bu Nasır için ağır bir suçlama idi çünkü kendini Arap dünyasına anti-emperyalist olarak tanıtan biri işgalci olarak adlandırılıyordu.

Irak ve Ürdün, Nasır’ın birleşimci/yayılımcı politikalarından her zaman rahatsız olmuşlar ve eleştirmişlerdi. Bu birlik içinde geçerliydi. Birliğin dağılmasını fırsat bilip Nasır’ın politikalarını acımasızca eleştirdiler. Nasır’ın birlik düşüncesi Yemen’e gönderdiği askerlerle de sarsıldı. Yemen iç savaşında Suudi ailesi sultan yanlılarını grupları destekleyerek bölgeye hâkim olmak istiyordu. Nasır ise darbecileri destekleyerek kendi hâkimiyetini kurmak istedi. Birlikten bahseden bir başkanın Arap ülkesinde var olan iç savaşı durdurmaktansa hızlandırtması; insanların Nasır’ın birlik düşüncelerini sorgulamasını hızlandırttı. Nasır’ın kendisi bile birleşimin basit bir şey olmadığını kabul ediyordu:

"Daha önceleri artan/devam eden Arap devrimlerinin birliği mümkün kılacağına inanıyorduk. Ancak bugün, birlik kavramı kendi içinde kriz halinde... Her Arap ülkesi böbürlenirken bir parti birliği tamamen imkânsız görünüyor. Birlik için aciliyet... Arap dünyasının bütün milliyetçi hareketleriyle bütünleşecek/birleşecek bir Arap milliyetçi hareketi başlatmalıyız."[X]

İnsanlar birlik için umutlarını kaybetmelerine rağmen; Nasır medya ile propagandaya devam ediyordu. [XI]




[I] Marsot, A.L.S.,2007, A History of Egypt from the Arab Conquest to the Present, Cambridge Press, Cambridge syf 136
[II] Cleveland, W.L. ,2008, Modern Ortadoğu Tarihi, Agora, İstanbul syf 347
[III] Agid 348
[IV] Hopwood, D., 1993, Egypt; Politics and Society 1945-90, Routledge, New York syf 60
[V] Agid 60
[VI] Agid 62
[VII] Cleveland syf 349
[VIII] Marsot syf 139
[IX] Marsot syf 139-140
[X] Hopwood syf 66-67
[XI] Cleveland syf 350
* Harita ling.gu.se'den alınmıştır.

13 01 2010

"Hukuk" Bastiat*


Hukuk, adaletsizliğe karşı engel olmak amacıyla organize edilen bir kolektif güçtür. Kısacası hukuk adalet demektir diyor Bastiat hukuk’un tanımı için kısa ama öz Hukuk adlı kitabında. Bastiat çok güzel bir biçimde zorunlu eğitimin, vergilerin nasıl soygun olduğunu ve bunların nasıl hukuk adı altında zorunlu kılındığını güzel bir biçimde örneklerle anlatmış.

Bugün 2008’de Bastiat’ın 1850’de düşündüğü hukuku görünce daha çok alınacak yolumuz olduğunu görüyorum. Bastiat vergilerin, zorunlu eğitimin, zorla yaptırılan “yardımların” hukukun arkasına gizlenerek yapılan hırsızlıklar olduğunu aslında hukukun amacının adaletsizliğin önlenmesi olduğunu söylüyor. Ama bugün maalesef bizlerin vergileri düşünecek durumu yok çok daha büyük adaletsizliklerle karşı karşıyayız.

Bugün ülkemizde milletin oyu, desteği hiçe sayılarak bazı bölgelerde %90 desteklenmiş iki parti kapatılmak isteniyor ve buna hukuk alet ediliyor. Hukuk adı altında insanlara yanlış yere oy attınız yanlış kişiyi desteklediniz deniliyor. Yine hukuk adı altında 367 kararı alınıp daha önce uygulanmayan kurallar uygulanıyor bu mudur adalet?

Bugün kız öğrenciler sırf başörtülü oldukları için üniversitelere alınmıyor sebep olarak yine aynı adres gösteriliyor hukuk hem de benzer görüşteki erkek öğrenciler sorunsuz okullara girebilirken ya da başka dini simgelerle okullara girilebilirken.

Ülkemizde insanlar düşünce suçlarından dolayı hapis cezası alıyorlar hukuki kararlar altında. Atilla Yayla adama adam dediği için ceza alıyor. Elif Şafak romanındaki bazı sözler yüzünden yoruma açık “hukuk” maddeleri yüzünden cezalandırılmaya çalışılıyor.

Şimdi günümüzden biraz geriye gidelim yabancıların mallarına el konulmasına, istiklal mahkemelerinde birçok insanın sorgusuz sualsiz asılmaları da hukuki organlar tarafından yapılmıştı.

Maalesef bundan 150 sene önce yazılmış bu kitap bizlere hala birkaç gömlek büyük gelmektedir ve önümüzde bu kitabın gösterdiği özgürlükleri garantiye alan hukuka ulaşma noktasında bizleri umutlandıracak gelişmeler olmamakta.

Adalet mülkün temelidir. Hukuk adaletsizliği önlemelidir. Yani mülkiyeti korumalıdır. Kitaptaki yasamanın asıl fonksiyonu bölümünde açıklandığı gibi; Hukuk bilincimize, fikirlerimize, tercihlerimize, eğitimimize, işimize, ticaretimize, yeteneklerimize karışmak ve düzenlemek gibi bir fonksiyonu yoktur.[1]

Sonuç olarak Hukuk kitabını bugün tekrar tekrar okumalıyız ki hukukun zorbalık olmadığını hukukun adaletsizliği önlemek için olduğunu unutmamak için. Bugün bizlere dayatılan hukuk adı altındaki haksızlıklar bizim ümitlerimizi kırmamalı Bastiat’ın Hukuk’unda bahsettiği gerçek hukuka ulaşmak için mücadelemizi sürdürmeliyiz.

M.Akif MEMMİ

* Bu yazı 2008 senesinde kaleme alınmıştır.

Resim deneme.info.tr' den alınmıştır.



[1] Bastiat, 1997, s. 58

07 01 2010

Ortodoksluk ya da Tekyolculuk Üzerine


Bu yazacağım makale son zamanlarda yaptığım tartışmalar neticesinde aklımda şekillendi ve bu açıdan bu tartışmalarda benim kendime göre doğrularımı yansıtmaktadır.

Neden bilim yaparız? Neden sosyal bilim yaparız? Başlamak istediğim nokta bu. Bilimi yapma nedenimiz anlamak ve sorunlarımıza çözüm üretmektir. Yeryüzünde bilimin olmadığı toplum yoktur. Sadece bilimi pratik amaçlarında öncelikli olarak görmeyen toplumlar vardır. Bu vesileyle Avrupa’daki bilimin mantıksal değişimi sanıyorum pratik amaçlardan kaynaklıdır. Aslında her insan hayatında mutlaka bilim yapar. Örneğin karnınız ağrıdığında veya başınız ağrıdığında onun nedeni düşünüyorsanız siz de bilim yolundasınız demektir. İşte bu vesileyle siz doktora gidersiniz ve size o ağrının nedeni söyler ve ondan kurtulmanız için size “doğru yolu” gösterir. Ve şunu da belirtmek isterim ki insan rasyonel bir varlıktır ve aklıyla her şeyi ispatlamak isteği içindedir. Peki, sosyal bilimci ne yapar? Toplumumuz bazen basit bir insanın veya birikime sahip olmayan bir insanın çözemeyeceği sorunlar üretir. Bu tür sorunları çözmek için aslında sosyal bilim yaparız. Ancak benim gözümde sosyal bilimler yorumlamaktır. Yani olan problemlere yorum getirebilmektir. Ve bu yolda insanların evrensel doğrularının oluştuğunu ve aklıselim insanların benzer şeyler düşündüğünü düşünüyorum tabi eğer ideolojik değillerse. Burada söylenmesi gereken bir diğer nokta bilim ve ideoloji arasındaki ilişkidir. Şahsi kanaatime göre özellikle sosyal bilimlerde ideolojisiz bilim olamaz. Çünkü herkes kendi doğru yolunda bir şeyler üretir ve bu yolda bir şeyler söyler ve sonuçta siz kendi düşündüğünüz gibi olan insanlarlasınızdır. Ancak okuyan eden insanlar hep aynı şeyi söylüyorsa demek ki biraz olsun doğru var.

Öyleyse sosyal bilimler ve tıp veya fen bilimleri arasında ne gibi benzerlikler veya farklar vardır? Böyle bir soruyu sorarak ulaşmak istediğim nokta aslında bizim zihnimizdeki ortodoksluk üzerine olan algıları bir nevi sorgulamaktır. Fen bilimlerinde eğer kuantum fiziğinden nasibinizi almamışsanız fen bilimlerinin de net doğrulardan ibaret olduğunu iddia edersiniz. Ağızlarda olan bir laf vardır sosyal bilimlerde net doğrular yok ama fen bilimlerinde var! Ben bunu biraz sorgulamak istiyorum. Amacım sosyal bilimlerin de fen bilimleri kadar kesin olduğu gibi bir iddia kesinlikle değildir ama amacım biraz sorgulayarak farklı yollar üretmektir.

Yine hasta örneğinden gidelim. Bir hasta başı ağrıyorsa nedenini araştırır veya doktora gider veya bu probleme çözüm üretmek için ilaç içer. Sosyal bilimci toplumda problem görürse nedenini araştırır veya yazılmış literatüre gider veya bunu çözmek için reçetelerde bulunur. Arada bir benzerlik var. Ama kesinlik problemini nasıl cevaplandıracağız? Kesinlik deyince benim aklıma din ve tıp geliyor. Malum bu ikisinde olay gayet nettir. İnanırsın ya da inanmazsın, ilacı içersin ya da içmezsin. Acaba öyle mi? Burada işte ortodoksluğu sorgulama vakti geliyor. Bugün erken dönem cumhuriyet politikalarına baktığımızda din yerine konulmak istenen şeyin ulusal idealler olduğunu görürüz. Artık toplum din ile birlik olmak yerine ulusal idealler üzerinden bir birliktelik kurar. Bu durumda kendi görüşüme göre dinin felsefesinden esinlenerek yani onun Ortodoksluğundan etkilenerek doğru yol budurculuk ortaya çıkar. Ama acaba öyle midir? Yani din Ortodoks mudur? Yoksa bu Ortodoksluk zaman zaman ortaya çıkan ama dinde hiç yeri olmayan bir şey midir? Benim görüşüm ikincisidir. İnsanlar sanırım problemli zamanlarda doğru yolu arıyorlar ve bu yolda örneğin 17.yy da Kadızadeli hareketinde olduğu gibi kriz döneminde doğru yol budur farklı olan tarikatları veya farklı olan “yolları” yok edelim tarzı söylemlere girişiyorlar. Yine bir diğer örneği erken cumhuriyet politikaları olsa gerektir. Bu dönemde doğru yol batı yoludur ve batı haricindeki milletler veya batı gibi olamayan milletler gelişemez yalnız onlar gibi olanlar gelişir gibi söylemlerle doğru yolun kendi dedikleri olduğuna inandılar ve hala inanıyorlar.

Şimdi biraz doğruluğun felsefesine geleyim. Doğruluk var mıdır? Bence insanlar doğrunun olduğuna inanıyorlar ama sadece yüzyıllar boyunca yaşadıkları tecrübelerden edindikleri doğrular var. Ama eğer biz bu dünyada yaşıyorsak bu tecrübeler sonucunda edinilmiş doğruları doğru olarak kabul etmeliyiz ve burada biraz hiççilik yapıp doğruya hiçbir zaman ulaşamayacağımızı çünkü doğruyu koşullara göre her zaman farklı göreceğimizi belirtmek isterim. Ama şurası gerçek ki bulunduğumuz anda o anın doğruları var. Ama asıl tezimi söylüyorum: o doğrulara ulaşmak için aslında farklı yollar var. Ne demek istiyorum. Örneğin din mutlak doğru olarak kabul edilir. Amaç cennettir. Bu yolda tek doğru yol olduğu söylenir. Ama bana göre böyle değildir. Benim görüşümü destekleyen şey dinlerdeki tarikatlardır. Herkes doğruya kimi zikzaklı kimi durarak kimi koşarak gider ama sonuçta amaç doğruya ulaşmaktır. Ama siz eğer bu yolda ilerleyen insanlara doğruya ulaşmak için gidecekleri o yolu tek bir yol olarak gösterirseniz yani benim dediğim yol doğru yol derseniz o zaman işte Ortodoksluk yaparsınız. Sanıyorum bu en büyük sorundur. Ülkemizin de en büyük sorunlarından biri budur. Yıllardır kendince yanlış politikalar ile edindikleri tecrübeleri doğru olarak belleyen zihniyet sonuçta hiç dünya üzerindeki genel mantığı anlamayıp ve çoğulculuğu benimsemeyip tek yolu belirlerse işte o zaman sorun yaşıyorsunuz demektir ve bu durumda o ülke çekilmez olur. Bu dediklerimin en güzel örneği Kürt sorunu olsa gerek. Devlet yıllardır gerek asimile gerek iskân gerek yok sayma gibi yollarla sorunu ötekinin doğru yolunu görmemezlikten gelmiştir ve sonuçta bugünkü durum ortaya çıkmıştır. Hal böyle olunca benim başkalarının doğruya ulaşmak için geliştirdikleri yolları düşünme önerimde olduğu gibi o insanların devlet tanımı başkadır ve onlara göre devlet ya kendi devletleri olmalıdır ya da çoğulcu bir yapıya sahip olmalıdır buna karşılığınız sizin konuşmak olmalıdır. Onları yok saymak değil veya asimile etmek değil.

Değineceğim son şey ise neden kültürü incelemeliyiz sorusudur. Kültürler aslında gerçeğe ulaşma yolunda farklı yollardır. Ama ünlü antropolog Claude Levi-Strauss’un deyimiyle insanların evrensel bir özü vardır ve kendisi Brezilyadaki yerlileri incelerken de diğer farklı toplumları incelerken de hep ortak benzerlikler gördüğünden bahseder ve incelediği bu insanlara ilkel denilemeyeceğini belirtir. Örneğin o insanların modern diye tabir ettiğiniz insanlardan çok geniş bir botanik bilgisine sahip olduğunu belirtir. Nasıl botanik bilmiyor diye veya modern sıradan insana cahil diyemeyeceksek bu insanlara da botanik haricinde bir şey bilmiyor diye ilkel diyemez. Bu durumda bu insanlar ormanda yaşıyor diye bizim gibi evlerde yaşamıyor diye de aynı şekilde ilkel diyemeyiz diye belirtir. Böyle olunca siz eğer erken cumhuriyet politikalarında olduğu gibi halka ulusal bilinçten yoksun olduğu için acıyan gözlerle bakıyorsanız vah halinize. Siz sizin bildikleriniz yani hayatta doğruyu bulmak için seçtiğiniz yolu başkaları bilmiyor diye eleştirirseniz o zaman yine vah halinize. Çünkü o sizin doğru yolunuzdur ve elbette gönül ister ki örneğin herkes benimle aynı doğru yolu seçsin fakat bu imkânsızdır ve bence can sıkıcı olurdu. İşte kültürler de burada devreye girer. Örneğin benim içimde kültürü inceleme aşkı şu örnekte doğmuştu. Dolmuşta bir gün giderken önümde ve arkamda iki kişi son ses mp3 dinliyordu. Birisi rock biri ise pop-müzik dinliyordu. O an şunu düşündüm aslında bu insanlar böyle farklı bir şekilde müzik dinleyerek hayata karşı bakışlarını belirtiyorlar. Bu tabi basit bir çıkarım ve herkes yapabilir ancak benim gördüğüm nokta aslında kültürü incelemek benim gibi gerçeğe ulaşma yolunda farklı yolları düşünen biri için müthiş bir malzeme deposuydu. Bu yüzden yazımı şu sözle bitiyorum;

Kültürü inceleyin!


Mustafa Altuğ Yayla

31 12 2009

Türkiye’de Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti ve Transeksüel Sığınmacı ve Mültecilerin Karşılaştıkları Sorunlar (devamı...)


Türkiye’nin Jeopolitik konumu ve önemi olduğunda zaten öğrenim hayatımız boyunca Sosyal Bilgiler, Coğrafya, Tarih, Vatandaşlık Bilgisi ve Milli Güvenlik Bilgisi gibi derslerden konuyla ilgili olarak fazlasını öğrendiğimizi varsayarak, Türkiye’ye yasal olarak sığınmacı ve mülteci olarak vatandaşlarının başvurduğu ülkelerin, eşcinsellik konusundaki güncel durumuna değinmek istiyorum biraz.

Cezayir, Angola, Benin, Burundi, Kamerun, Cape Verde, Cibuti, Etiyopya, Gine, Liberya, Libya, Malavi, Mauritus, Fas, Senegal, Sudan, Swaziland, Togo, Tunus, Bangladeş, Brunei, Solomon Adaları, Bahreyn, İran, Lübnan, Katar, Suriye, Barbados, Belize, Nikaragua, Puerto Riko ve Trinidad’da Eşcinsel ilişki tamamen yasaklanmış durumda.

Botsvana, Gana, Gambiya, Kenya, Nijerya, Mozambik, Nabimya, Seyşel Adaları, Siera Leone, Tanzanya, Uganda, Zambiya, Zimbabve, Butan, Burma, Fiji, Hindistan, Malezya, Maldivler, Nepal, Singapur, Sri Lanka, Tonga, Özbekistan, Kuveyt, Kayman Adaları ve Jamaika’da sadece erkekler için eşcinsel ilişki yasak, kadınların eşcinsel ilişkisi hükümetlerce yok sayılıyor.

Moritanya, Afganistan, Sudan, Pakistan, Çeçenistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve İran’da eşcinseller idam cezasıyla karşı karşıyalar. Her ne kadar İran gibi, bazı ülkelerde Transeksüelite operasyonları serbest kılınsa da eşcinsel ilişki ölümle cezalandırılıyor. Heteroseksizm ve Ataerkil toplumun dayatmalarının bir sonucu olarak insanları koyun ve keçiler gibi iki farklı kategoride “erkek” ve “kadın” olarak sınıflandıran bu devletler eşcinsellere transeksüelite ameliyatı olmalarını zorlayabiliyorlar. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin farklı kavramlar olduğunu göz ardı ediyor böylece. Ayrıca İran’da eğer eşcinsel eylem anal ilişki ile gerçekleşiyorsa yetişkinlere ceza idam olarak veriliyor. Eğer yetişkin değillerse 74 kırbaç ile cezalandırılıyorlar ve Tafhiz (yani birbirine sürtünerek eşcinsel ilişkide bulunmak) gerçekleşiyorsa eşcinseller 100 kırbaç ile cezalandırılıyor. Eğer aynı şahıs bu eylemi dört kez gerçekleştirirse idam ediliyor. Eğer iki erkek aynı örtü altında çıplak yatarlarsa cezaları 99 kırbaç olarak belirleniyor eğer birbirlerini şehvet ile öperlerse 60 kırbaç ile cezalandırılıyorlar. Ayrıca İran’da İki yetişkin arasında lezbiyen ilişki gerçekleşmesi halinde ceza 100 kırbaç olarak veriliyor. Eğer aynı şahıs bu eylemi dört kez gerçekleştirirse idam ediliyor. Ve Gayrimüslimler de Müslümanlar ile aynı cezai yaptırımlara tabiler.

Eşcinselliğin toplum içinde gösterilmesinin (örneğin sokakta öpüşme gibi) yasak olduğu ülkeler arasında Bulgaristan, Liechtenstein, Romanya ve Küba yer alıyor. Türkiye her ne kadar bu kategori içerisine dahil olmasa da, bu kategorinin içine, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nu sebebiyle LGBTT bireylerin toplum içerisindeki varlığını ayrımcı para cezalarıyla, Kabahatler Kanunu hükümlerini uygulayan polis memurlarını bonus sistemiyle ödüllendirerek girebiliyor.

Japonya, Belarus, Hırvatistan, Almanya, Yunanistan, Macaristan, Lüksemburg, Polonya, Portekiz, Türkiye, Arjantin, Brezilya, Peru ve Venezella eşcinselleri orduya kabul etmeyen ülkeler arasında. Ayrıca vicdani red hakkının tanınmadığı bazı ülkelerde eşcinsel bireyler, savaş karşıtı olmaları ve askere alınmak durumunda oldukları için kimi zaman da mülteci statüsünde başka ülkelere sığınma talebinde bulunabiliyorlar.

Dünyada koşullar böyleyken, Akdeniz’i çevreleyen Avrupa ülkeleri düzensiz göç alımını durdurmak adına son yıllarda öylesine sert tedbirler alınca Türkiye; Afrika, Asya ve Orta Doğu’dan Avrupa’ya göç etmek isteyen mültecilerin ana duraklarından biri olmuştur. Her yıl dünya çapında 40’dan fazla ülkeden mülteci Türkiye’ye ulaşmaktadır. Ancak Türkiye, 1951 Mülteci Sözleşmesi ve 1967 Protokolü kapsamında yalnızca Avrupa ülkelerinden gelen kişilere koruma sağlamaktadır.

Sığınmacıların çok büyük bölümü Avrupa dışı ülkelerden gelenlerin Türkiye’de mülteci statüsü alabilmeleri bu çerçevede mümkün değildir. Bunun yerine, bu kişilerin koruma ve “kalıcı çözüme yönelik” beklentileri, büyük ölçüde, mültecilerin korunmasından, desteklenmesinden ve ülkelerine geri dönüş süreçleri ile üçüncü ülkelere yerleştirilmesinden sorumlu BM kuruluşu olan Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği’ne düşmektedir. Türkiye’den yerleştirilme yapılan “üçüncü ülkeler” ise Kanada, Avustralya ve ABD’dir.

“Geçici sığınma statüsü” alabilmek için sığınmacıların İçişleri Bakanlığı’na başvurmaları gerekiyor. Geçici sığınma statüsü, sığınmacılara BMMYK’da mültecilik başvuruları incelenirken Türkiye’de yasal olarak yaşama hakkı tanıyor. Türkiye’nin sığınmacı kabul sistemi “dağıtma” politikası üzerine düzenlenmiştir. Sığınmacılar, mültecilik başvuruları değerlendirilirken “uydu kent” olarak tabir edilen, Türkiye’nin iç bölgelerindeki önceden belirlenmiş 30 civarında şehre yönlendirilmektedir. Eşcinsel Mülteciler özellikle Kayseri, Nevşehir, Isparta ve Eskişehir illerinde ikamet ediyorlar. Bu dağıtma politikası doğrultusunda eşcinsel mültecilerin Türkiye içerisinde, 30 farklı şehirde neler yaşayabileceği ve toplum tarafından ne çeşit ayrımcılıklara uğrayabilecekleri ise sorgulanmamaktadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın eşitlik ilkesini düzenleyen 10. maddesi ile TCK’nin 5237 sayılı yasa ve bendlerinde yazılı hükümler çerçevesinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Bu düzenlemelere göre ayrımcılığın her türü yasaklanmıştır. Ayrıca sığınmacıların üçüncü bir ülkeye yerleştirilme ya da sınır dışı edilme sebebiyle Türkiye’den ayrılana dek İçişleri Bakanlığı’nın belirlediği şehirlerde ikamet etmeleri gerekmektedir. Bu şehirlerin dışına herhangi bir sebeple bir sığınmacının çıkmak istemesi polisin iznine tâbidir.

Türkiye halen çoğunluğunu Irak, İran, Afganistan ve Somali’den gelenlerin oluşturduğu 18.000 sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Sığınma başvurusunda bulunanların birçoğu işkence mağduru. BMMYK ve İçişleri Bakanlığı’na kayıt olmalarının ardından, mültecilerin en temel ihtiyaçlarının masraflarını kendilerinin karşılaması gerekiyor. Ayrıca herkesin her 6 ayda bir yenilenmesi gereken “ikamet ücreti” ödemeleri de zorunlu. Oldukça sınırlı olanaklarla, hiçbir sosyal destek almadan büyük bir bölümü yoksulluk içinde yaşayan mülteci ve sığınmacıların BMMYK’dan kararlarının çıkıp, “üçüncü bir ülkeye yerleştirilmek” için en az 2 yıl beklemeleri gerek. Bunların yanında LGBTT Mülteciler şiddete varan tacizlere maruz kalmaktadırlar ve diğer savunmacı ve mültecilerce dışlanıyorlar. Şikayet başvurularının dikkate alınmayacağını düşünen LGBTT sığınmacı ve mültecilerinin çok küçük bir bölümü polis korumasına başvuruyor ne yazık ki. İş bulabilme ve çalışabilme haklarına sahip olan LGBTT mülteci ve sığınmacılar, Türkiye’de iş koşullarında zorlandıklarını ifade ediyorlar. Öte yandan Türkiye’de yaşayan bir LGBTT bireyin açıkça eşcinselliği “belgelendikten sonra” iş hayatında bulunamayacağı ortadayken [ İlgilenenler için : Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün Fuhuşa karşı olduğunu ancak eşcinselleri işe almayacağını anlattığı Fox TV’de Mart 2008 boyunca haftalık yayınlanan Objektif Programı ] iş hayatlarında sorun yaşayan LGBTT mülteci ve sığınmacılar aynı zamanda, ev bulma ve buldukları evde oturmaya devam edebilme konusunda da Türkiye’de yaşayan diğer LGBTT bireyler gibi ayrımcılığa uğruyorlar. Maruz kaldıkları tüm bu ağır şartlara ek olarak, LGBTT sığınmacılar ve mülteciler, genellikle ayrımcı davranış ve tavırlara maruz kalmakta, sosyal hizmetlere ve eğitime ulaşma konularında engellerle karşılaşmaktadırlar.

Cinsel yönelim veya toplumsal cinsiyet kimliğiyle ilgili olarak yapılan başvurular kısmen veya bütünüyle politik görüş kaynaklı tehlikeli durum ekseninde alınabilmekle birlikte, bu tür başvurular çoğunlukla 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 1(A)(2) maddesinde belirtilen beş temel gerekçeden biri olarak “ belirli bir sosyal gruba mensubiyete “ ( SGM ) dayandırılmaktadır. Ayrıca Uluslararası Af Örgütü dünya üzerinde yaşanan Transgender bireylerin Cinsiyet Kimliği Ayrımcılığı Vakalarını bir tür “düşünce suçu” kapsamında ele almaktadır. Kişinin sahip olduğu cinsiyet kimliğini benimsemeyip bir diğer cinsiyete ve haklarına mensup olma isteğinin yadırganması ve suç olarak teşkil edilmesi, düşünce suçları kapsamında ele alınabilmektedir. Ayrıca Cenevre Sözleşmesi belli bir sosyal gruba mensubiyetin ne anlama geldiğini tanımlamamasına rağmen, yorumlanmasında iki yaklaşım bulunmaktadır. “ Korunması gereken kimlik unsurları” yaklaşımı, söz konusu gruba mensup olan bireylerin değiştirilemeyecek ya da “ insan onuruna temel olması nedeniyle vazgeçmeye zorlanamayacak” bir özellikle birbirlerine bağlı olup olmadıklarına bakmaktadır. “Sosyal algılama” yaklaşımı ise konuyu söz konusu grubun toplumda ayırt edilmelerine sebep olan ya da toplumun genelinden ayıran belli bir özelliğe sahip olup olmadığı açısından ele almaktadır. BMMYK esasen “korunması gereken kimlik unsurları” yaklaşımından feyz alan “sosyal algılama” yaklaşımını benimsemiştir. Bahsedilen Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği özellikleri çoğunlukla doğuştan gelmekte, değiştirilememekte veya kimlik, inanç ya da kişinin insan haklarını kullanımı ile ilgili temel bir özellik niteliği taşımaktadır. Dünya Sağlık Örgütü WHO 1974 yılından bu yana eşcinselliği bir cinsel sapma ve psikiyatrik rahatsızlık ya da hastalık kategorisinden, yaptığı kontrollü deneyler neticesiyle çıkartmıştır. Ayrıca Dünya’da Psikiyatri Literatüründe en güçlü etkiyi gösteren ve ülkemizde de psikiyatri alanında tıp eğitiminde kabul edilen Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayınladığı DSM IV – Psikiyatrik Rahatsızlıklar Tanı ve Teşhis kitabında, APB tarafından bir cinsel sapma ya da psikiyatrik hastalık olarak kabul edilmeyen homoseksüeliteyi, ne yazık ki devletler dürüstçe davranmayarak Maşizm, Heteroseksizm ve Ataerkil Toplum Dayatmaları paralelinde – hatta içine milliyetçilik algısını dahi katabiliriz – bireylere bir baskı ve şiddet nedeni olarak kullanıp, vatandaşlarını ayrımcılığa maruz bırakmaktadırlar. Ve bunun sonucu olarak da gerek Türkiye’den gerekse de Türkiye’ye Mülteci ve Sığınma statüsünde LGBTT bireyler yaşayacakları sorunlara rağmen mülteci statüsünde terk edip gitmek zorunda bırakılmaktadır.

Helsinki Yurttaşlar Derneği ( Helsinki Citizens Assembly ) ve RAM Organization for Refuge, Asylum&Migration ‘un Haziran 2009’da ortaklaşa yayınladığı Türkiye’deki Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transeksüel Sığınmacı ve Mültecilerin Karşılaştıkları Güvenlik Sorunları – EMNİYETSİZ SIĞINAK adlı raporunda belirttiği detaylar ve tavsiyeler paralelinde olduğu gibi bizler de prosedürlerin gözden geçirilerek yeniden düzenlenmesini, önceliklerin yeniden

tanımlanmasını ve kaynakların yeniden tahsis edilmesini dahil olmak üzere bir çok değişikliğe ihtiyaç duyduğumuzun altını çizmekteyiz. Bu değişikliklerin bir kısmı kökleşmiş önyargıların hiç de kolay olmayacak bir biçimde zorlanmasına bağlı olsa da, söz konusu değişikler olmaksızın Türkiye’deki LGBTT sığınmacı ve mültecilerin gerçek anlamda korunmalarının gerçekleştirilmesini güç bir hedef olarak görmeye devam edeceğiz.

Türkiye hükümeti ayrıca, sığınmacı ve mülteciler de dahil olmak üzere, tüm LGBTT bireylerin

korunmasına ilişkin daha geniş hukuki adımlar atma konusunda teşvik edilmelidir. Bu adımlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Ceza Kanunu dahil olmak üzere ilgili tüm yasaların, barınma, istihdam ve devlet tarafından yapılan sosyal yardım alanlarında cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığı açıkça yasaklayacak şekilde değiştirilmesini içermelidir. [ Konuyla ilgili olarak İzmir Travesti ve Transseksüel İnisiyatifi, Kaos GL Derneği, Kaos GL İzmir Oluşumu, Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği, MorEL Eskişehir LGBTT Oluşumu, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği ve Piramid LGBTT Diyarbakır Oluşumundan bileşenlerini oluşturduğu LGBTT Hakları Platformunun Anayasanın 10. maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadelerinin eklenmesi konusunda Meclis’e ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na talepleri mevcuttur ]

Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı tüm sığınmacıların ve mültecilerin karşılaştığı ekonomik sıkıntıları azaltacak adımlar atması, mevcut kaynaklar çerçevesinde mümkündür. Bu tür adımlar özellikle de LGBTT sığınmacı ve mültecilerin marjinalleştirilmelerinin yarattığı tahripkâr etkilerin azaltılmasında büyük bir önem taşıyor. Başlangıç olarak, tüm yoksul sığınmacılar ikamet izni bedelinden muaf tutulmalıdır. Benzer şekilde, sığınmacıların bir nebze de olsa işyerlerinde sağlanan korumalardan faydalanabilmelerini sağlamak amacıyla, çalışma izni alma sürecindeki idari ve mali mevzuat kolaylaştırılmalıdır. Öte yandan mülteci ve sığınmacıların ihtiyaç duyacakları tercüman ve çeviri ihtiyaçlarını da devletin karşılaması gerekmektedir.

Bizler de temel İnsan Hakları Problemlerinden biri olan Mülteci Hak İhlâllerinin üzerine daha fazla düşerek, üzerimize düşen görevi bir şekilde yapmış olabiliriz.

'Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, adaleti her yerde tehdit eder'. Adaletsizliği toplumun bazı kesimlerine 'reva' gören bir zihniyet, gerçekte hiçbir konuda adil olamaz çünkü. Bu yaklaşımdan, güncel gerçeklerimizi de göz önüne getirerek önemli dersler, sonuçlar çıkarmak mümkün...


Resim kaosgl.com'dan alınmıştır.


Adorno M.

Adorno.ma@gmail.com


27 12 2009

Türkiye’de Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti ve Transeksüel Sığınmacı ve Mültecilerin Karşılaştıkları Sorunlar


The Penguin Atlas of Human Sexual Behavior [Penguin İnsanın Seksüel Davranış Atlası, Judith Mackay, Penguin, 2000 ]’ e göre dünyada her 12.000 kişiden biri erkekten kadına transeksüel ve her 30.000 kişiden biri kadından erkeğe transeksüel. Ayrıca dünya nüfusunun hemen hemen yüzde 10’u Lezbiyen Gey ve Biseksüel cinsel yönelimlerine sahip [ Sexual Behavior in the Human Male (1948) ve Sexual Behavior in the Human Female (1953), Dr. Alfred Kinsey, Kinsey Institue for Research in Sex, Gender and Reproduction ]. Elimizde var olan bu verilerle bu yazının aslında “azınlık” olarak görülen ancak dünya üzerinde yaşayan en az 500 milyon LGBTT bireyin haklarına, varlıklarına ve gerçekliklerine ithafen yazıldığını unutmamanız dileğiyle…

2010 yılına girdiğimiz şu günlerde, Birleşmiş Milletler ve Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği’nin varlığını ve Evrensel İnsan Hakları Beyannamesini bir kenara koyarak, LGBTT bireylerin durumunu dile getirerek Türkiye’de yaşayan LGBTT Mülteciler ve Sorunlarına değinmek istiyorum. 1969 yılında Amerika’da yaşanan Stonewall olayından sonra, çağdaş LGBTT aktivizm hareketi içerisinde dile getirdiğimiz ve ifade etmeyi gerekli gördüğümüz LGBTT bireylerin sosyal hayatlarında yaşadıkları ayrımcılıklar kategorisinin çok önemli bir bölümünü oluşturuyor; eşcinselliğin bir suç unsuru olarak kabul edilmesi ve ölüm cezası paralelinde mültecilik ve sığınmacılık.

Gerek insan tabiiyetinden, gerekse de kapitalizmin getirisi hayatı algılayışlarımızdan olsa gerek dünya üzerinde eşcinsel aktivizminin ülkeden ülkeye ve hatta kıtadan kıtaya değişkenlik göstermesine rağmen aslında tek bir konuyu dile getirmeye çalıştığımızın altını çizmek istiyorum öncelikle. Kimileri eşcinsel evlilikleri ve evlat edinme yasalarını tartışırken kendi ülkelerinde, kimileri de eşcinselliğin bir suç olarak kabul edilmesini ve idam cezasına çarptırılma korkularını ifade ediyor yıllardır. Ancak söz konusu insan hakları aktivizmi olduğunda ve LGBTT bireyler dünyada 500 milyon gibi gerçekçi bir sayıya ulaşıyorken ( Bu durumda Türkiye’de yaşayan LGBTT Bireylerin tahmini sayısının da 8 milyon olduğunu görüyoruz ) bu kadar çok insanın yaşanan onca sorunu dile getirirken çok çeşitli sesler çıkartmasına rağmen hâlâ daha nasıl görmezden gelinebiliyor olduğunu anlamak pek mümkün değil sanıyorum ki. Her bir başlığın Heteroseksist algıya ve Maşizme dayandığı gerçeğiyle yüzleşirken dünya üzerinde hâlâ daha Birleşmiş Milletlere üye en az 85 ülkede eşcinsellik bir suç. [ Konuyla ilgili olarak ILGA – International Lesbians and Gay Assosication 2007 Dünya Raporu incelenebilir ] Dünya üzerinde her 48 saatte bir LGBTT birey homofobiye bağlı olarak nefret suçları kapsamında öldürülüyor. [Cada 48 horas se produce un asesinato homófobo en el mundo, İspanya - http://www.elmundo.es/papel/hemeroteca/2000/04/20/sociedad/830023.html ]. İslam Konferansı Örgütüne üye 23 ülkede eşcinsellik; idam, hapis cezası ve kırbaçla cezalandırılıyor. İKÖ’ye dahil ülkelerin yalnızca altısında eşcinsellik yasal olarak kabul ediliyor. Bunların arasında Türkiye de var. Durumun belirsiz olduğu ülke sayısıysa 4.

Ancak 18 Aralık’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ilkeleri adına tarihi bir adım atarak, 66 devletin imzasıyla, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin dahil olduğu insan haklarının korunmasında çığır açan bir bildiriyi kabul etti. Tarihte ilk kez Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel bireylere karşı ayrımcılığı kınayan bildiri BM Genel Kurul’unda okundu. Ancak, tahmin edebileceğiniz gibi, Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusu yapmış ülkeler arasında bu duyuruya imza atmayı reddeden tek ülke Türkiye oldu. ABD’nin de bu bildiriye imza atmamış olması gerçekten kafa karıştırıcıydı. Bu bilgiler paralelinde söz konusu LGBTT bireylerin Türkiye’deki Mültecilik ve Sığınmacılık Statüsü olduğunda yaşananları tahmin edebileceğinizi düşünmekteyim.


devam edecek...

Adorno M.

Adorno.ma@gmail.com


20 12 2009

22 Temmuz Tekrarlanır mı?


Türkiye sık sık olduğu gibi yine önemli dönemlerinden birini yaşıyor. Kürt açılımı, milli birlik ve beraberlik projesi, demokratik açılım hangi isimle adlandırırsak adlandıralım eğer başarıya ulaşırsa Türkiye’nin geleceğine daha umutlu bakacağı önemli bir gerçek.

Açılım sürecinin iyi yönetilemediği ya da beklenmedik gelişmelerin yaşandığı doğru. Bir yandan şehit haberlerinin gelmesi, bir yandan genel olarak Kürtlerin ağırlıklı yaşadığı bölgelenin temsilcisi konumundaki DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması, CHP’nin ve MHP’nin uzlaşmayı bırakın konuyu konuşmak bile istememesi gibi kazalar, hatalar vs. yaşandı.

Bugün duruma baktığımızda önemli bir kesim bu işin başarıya ulaşamayacağını düşünüyor. İktidarı en çok destekleyen gruplarda bile bir endişe mevcut. Baktığımızda sanki iktidar durup dururken bu Kürt meselesini eline yüzüne bulaştırmış gibi bir durum söz konusu.

Belki biraz iddialı olacak ama ben bugünleri 22 Temmuz seçimi öncesi siyasi ve toplumsal atmosfere benzetiyorum. Kısaca hatırlayacak olursak; 22 Temmuz öncesi cumhurbaşkanı adaylığı konusunda sıkıntı çıkmış, toplumda laik kesim (CHP, yüksek bürokrasi, TSK) ile demokrat kesim (AKP, liberaller, muhafazakârlar) arasında gerginlik artmış ve önemli kitlelerin katıldığı cumhuriyet mitingleri organize edilmişti.

Bütün bu olanlara karşı Ak Parti duruşunu değiştirmemiş ve cumhurbaşkanı adayının arkasında durmuştu. Cumhuriyet mitinglerine doğrudan cevap vermemiş ve adeta kendi bildiği yolda devam etmişti. Sonuç olarak Ak Parti seçimlerde çok önemli bir galibiyet elde etti. Demokrasiden, Avrupa Birliği’nden, özgürlüklerden bahseden Ak Parti sağduyu sahibi büyük kitleleri arkasına alarak problemleri çözdü.

Akla burada e-muhtıra faktörü gelebilir. Ancak gün geçmiyor ki TSK yeni bir açıklama yapmasın ve siyasi mesajlar vermesin. Özellikle açılım konusunda çekingen durması ve Ergenekon davasına müdahil olma çalışmaları e-muhtıranın yaptığı etkiyi yapabilir.

Bugünün 22 Temmuz’a benzerliğine gelecek olursak; Toplumda CHP’nin ve MHP’nin temsil ettiği (TSK’yı da ekleyebiliriz) zaman zaman faşizme varan Türk milliyetçileriyle DTP’yi ve PKK’yı destekleyen yine faşizme varan Kürt milliyetçileri arasında büyük bir gerilim var. Ak Parti yine yalnızlaşmış durumda sadece liberallerden destek alabilmekte ve Cumhuriyet mitingleri gibi olmasa da sokaklarda şiddete yol açan gösteriler var.

Eğer Ak Parti 22 Temmuz’da ki gibi kararlarının ardında dik durabilirse, muhalefetle ya da diğer gruplarla uğraşmadan kendi politikalarını üretebilirse yine benzer bir zafer elde edecektir. Kuşkusuz bu defa Ak Parti’nin benzer bir zafere ulaşması daha zor çünkü çözmek istediği problem beş on senelik değil uzun senelerin getirdiği köklü bir problem ve bu sefer kendi içerisinde de önemli sayılabilecek bir muhalefetle karşı karşıya.

Şimdi yapılması gereken; ne olursa olsun geri adım atmamak, kitleleri çözüm yöntemlerinin tehlikeleri yerine sorunun çözülmesi durumunda gerçekleşecek ortak faydalara (askeri harcamamaların azalması, askerliğin kısalması, göçlerin azalması vs.) odaklamak, parti içi milliyetçi muhalefeti küstürmeden hatta bir şekilde kazanarak ikna etmek olabilir.

Belki düşündüklerim çok umutlu, iyimser, hatta hayali… Ancak Türkiye eğer büyük işler yapacaksa, dünyayı şekillendiren güçlerden biri olacaksa omzundaki bu yürekleri yakan, anaları ağlatan, çocukları yetim bırakan yükten kurtulmalıdır.

* Resim trekearth.com 'dan alınmıştır.

Mehmet Akif Memmi

16 12 2009

Nihayet DTP Kapatıldı



Bildiğiniz üzere Anayasa Mahkemesi DTP’yi bir daha açılmamak üzere kapattı. 37 partiliye 5 sene siyaset yasağı getirildi. Daha önce pek çok kez olduğu gibi Anayasa Mahkemesi yine ülkemizin önemli bir problemini güzel bir zamanlama ile “hal” etti.

Devletin üniter yapısının tehlikeye girdiği bugünlerde bu karar anayasa mahkemesinin ne kadar sarsılmaz bir vatan savunma azmi olduğunu göstererek yüreklere su serpti. Mahkemenin kararlılığının silahlı kuvvetlerce de gösterilmesi durumunda bu terör odaklarının kökünün tamamen kazınacağına kuşkusu olanlara bu kararın sağlayacağı avantajları sırasıyla şöyle hatırlatmak isterim.

Öncelikle Mahkeme tam da devletin yenilgiyi kabul etmiş gibi göründüğü şu günlerde güçlü bir irade sergileyerek bölücü faaliyetlere kesinlikle müsaade etmeyeceğini göstermiş oldu. Şimdiye kadar siyasi faaliyetlerden bir sonuç çıkmadığını bundan sonra da çıkmayacağını gören Kürt hareketi siyasi mücadeleyi büyük ihtimalle bırakacaktır. Gerçi siyasi hareketin zayıflamasıyla PKK’nın faaliyetlerinin artacağı doğrudur ama en azından artık bu terör odakları devletin çatısı altında, devletten maaş alarak, devlet ekonomisine yük oluşturarak ihanetlerine devam edemeyeceklerdir.

37 partiliye verilen siyasi yasak herhalde DTP’ ye vurulabilecek en ağır darbe olması bakımından ikinci en önemli hamledir. Dikkat edilirse bu 37 kişi parti içinde önder konumunda bulunmaktadırlar ve bunların siyasi sahneden çekilmesi hareketin belini önemli ölçüde bükecektir. Gerçi devlet eliyle Ahmet Türk gibi hareketin tartışmasız en ılımlı isimlerinden birinin yeniden şekillenmesi muhtemel siyasi oluşumun dışında bırakılması ve meydanın daha radikal kimselere bırakılması ciddi bir hata olarak değerlendirilebilir. Ancak bu radikal kesimlerin en ılımlımız bile bu sahnede duramadıysa demek bizim daha da ılımlılaşmamız hatta Türk milliyetçiliği çizgisine gelmemiz gerekir diye bir sonuca varması da kuvvetle muhtemeldir.

Bunlardan başka bu karar açılım sürecinde sinirleri gerilen milletimizin biraz olsun yatışmasını sağlaması bakımından da işlevseldir. Bugüne kadar DTP’nin öne sürdüğü taleplerin yerine getirilmesi durumunda ikinci sınıf vatandaş durumuna düşeceğinden ciddi biçimde kaygılanmaya başlayan milletimizin devlete yabancılaşmasının önüne son anda geçilmiştir. Gerçi şimdi ki durumda Kürt nüfusun da kendi sesinin mecliste susturulduğunu düşünerek devlete yabancılaşacağı iddia edilebilir. Ancak mecliste halen belli bir Kürt temsili sağlayan bir partinin hem de iktidarda bulunduğu unutulmamalıdır. Kendilerine diğer iki partide (CHP ve MHP) de temsil imkânı sağlamak görevi yine Kürt vatandaşlarımıza düşmektedir.

Kısacası vatana millete faydasının tartışılması abesle iştigal olan bu karar biraz daha geç kalsa Allah muhafaza ulus-devletin erdemleri tartışma konusu haline gelecek, DTP örgütlenmesini tamamlayarak iktidar ortağı konumuna yükselecek ve milletimizin kendi devletindeki konumu tehlikeye girecekti. Bu kararla birlikte bundan böyle kimse dağa çıkmayı göze alamayacak daha da önemlisi demokratik haklar adı altında bir takım ayrıcalıklar da talep edemeyecektir. Bu vatansever kararı hararetle alkışlıyorum.


Ö. Güngörmüş