20 01 2014

28 Şubat’tan Beter mi?*

17 Aralık’la başlayan süreçten bugüne kadar Gülen hareketi ve hükümet arasında büyük bir çatışmanın yaşandığı malum. Bürokraside yer değiştirme, merkeze alma haberleri vaka-i adiyeden oldu. Bürokrasideki ve emniyetteki tasfiye sürecini 28 Şubat dönemine ve hatta daha da ileri gidip tek-parti dönemine benzetenleri görüyoruz.
Bu yazıda tek-parti dönemi benzetmesi tartışılmaya değer görülmeyip 28 Şubat benzetmesi ele alınacak.
28 Şubat’ta Gülen hareketi ile ilgili pek çok mikro hikaye yaşandı, Gülen hareketiyle temas etmiş hemen herkesin bu konuyla ilgili pek çok hatırası vardır. Peki, bugünlere benzetilen 28 Şubat tarihinde Gülen hareketi nasıl pozisyon almıştı?
16 Nisan 1997’de Kanal D’de Yalçın Doğan’ın programına konuk olan Gülen, “Askerler, bazı sivil kesimlerden daha demokrat,” “8 yıllık kesintisiz eğitimin İmam Hatiplere kaynak açısından bir zararı olacağını düşünmüyorum,” sözlerini söylemişti. “Bugün Türkiye’yi idare edemeyenler, ‘Bu işi beceremedik, yüzümüze gözümüze bulaştırdık’ demeliler, ‘Ben bu emaneti götüremiyorum, emaneti al’ diyerek millet adına bu fedakarlığı yapmalıdır” demişti. Daha sonra Ağustos ayında ise Gülen bir gazeteye “RP’nin Anayasa Mahkemesi’nde devam eden kapatılma davası sırasında seçime gitmenin daha akıllıca olduğunu” belirtecek “böylece RP’ye giden oyların önü kesilir. Çünkü seçmen, kapatılma davası süren bir partiye oy vermek istemez” diye de ekleyecekti. Daha sonra RP kapatılacak ve hatta yerine kurulan Fazilet Partisi’ne­–aslında Gülen’in önerdiği taktik uygulanacak–seçime girmeden kapatma davası açılacaktı. Ancak Gülen’in sürdürdüğü politikaların olumlu bir netice verip vermediği tartışılır.
18 Haziran 1999’da ortaya çıkan video kasetlerde Gülen, Cumhuriyeti nasıl yavaş yavaş yıkacağını, hazırlanmaları gerektiğini, erken harekete geçerlerse tepelerine binileceğini anlatıyordu. Fethullah Gülen’in bir daha dönmediği Amerika’daki hayatını başlatan bu durum, binbir emek ile inşa edilen bütün imajın da yerle bir olmasına sebep olmuştu. Bu karalama operasyonu sonunda Gülen hareketinin uzak mahallelerle komşuluk adına yalnız bıraktığı Yeni Şafak, Milli Gazete, Akit, Yeni Asya gibi dindar gazeteler (Türkiye gazetesi dışında) Zaman gazetesinden daha sert manşetlerle ‘cemaat’e destek oluyorlardı.
Cumhuriyetin kuruluşundan beri önce çeşitli oyunlarla rakiplerini ekarte eden ve sonra gücünü tahkim eden zümre, yakın tarihte de göreceğimiz üzere, her ayrıcalıklarını kaybetme ihtimali belirdiğinde yapabiliyorsa eğer, silahlı kuvvetler yoluyla (60, 71 ve 80 darbeleri) bu gücünü yeniden restore etmiştir. Soğuk savaşın sona erdiği bir dönemde artık direkt yönetime el koyma imkanını yitirdiğinde ise önce ortamı hazırlamış sonra da medya, iş dünyası ve üniversitelerle iş birliği içerisinde adım adım iktidarını yeniden kurmuştur.
Post-modern darbe olarak adlandırılan bu süreçte kaybeden istisnasız bütün mütedeyyin kesimler, dindarlar oldu.
Bugüne geldiğimizde ise dinî bir yoruma sahip bir grubun seçilmiş, meşru hükümete karşı topyekun bir savaş açtığı görülüyor. Cumhuriyet tarihinde eşine rastlamadığımız bu olayda bürokraside çeşitli kurumlara yerleşmiş ve hatta bizzat bu hükümet tarafından yerleştirilmiş, kadrolaşmasına müsaade edilmiş bir dinî referanslı hareket bu makamlarda bulunmanın getirdiği imkanları kullanarak bunu yapıyor. Yalan haberlere ve manüplasyonlara son derece açık geçirdiğimiz günleri sadece bürokrasideki tasfiyeleri 28 Şubat’a benzetmek için şapkamızı bir kez daha önümüze alıp düşünmekte fayda var kanaatindeyim.
Bugün yaşananlar dindarlara yönelik bir operasyon ise neden bu hareketin yanında kendilerinden başka bir dinî grup yok? 28 Şubat sürecinde henüz sıra Gülen hareketine gelmemişken sizleri öven, ama daha sonra da yalnız bırakan ve de cumhuriyetin kuruluşundan beri sürekli olarak vesayetin yanında yer alanların bugün yanınızda olduğunun farkında mısınız? Beddua ve telefon konuşmaları ortaya çıktıktan sonra Gülen’i ve camiayı savunan kimler var? Görünüşte hükümeti—en hafif ifadeyle—yıpratmayı hedefleyen ancak sonunda topyekun dindarlara karşı olumsuz etkisi olan tutumunuz olmasaydı bugün yanınızda kimler olurdu?
Bu soruları uzatmak mümkün, ancak benzetmeler yaparken daha kapsamlı değerlendirme yapmak lazım gibi görünüyor. Gülen hareketi, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar süregelen dindarlar üzerindeki baskıyı azaltmış, toplumun bütün kesimlerinin refah seviyesini yükseltmiş, son otuz senedir Türklerin ve Kürtlerin evlerine ateş düşürmüş terörü bitirme seviyesine gelmiş ve hatta bu hareketin en başı çektiği dinî cemaatlerin, tarikatların, grupların hareket alanını genişletmiş bir hükümet ile mücadele içinde ve bu, daha önce Türkiye tarihinde yaşanmamış bir şey.

Bu yazı dün 15 Ocak gecesi yazıldı, sabahında Zaman gazetesi ‘28 Şubat’tan Beter’ manşetiyle çıktı, ben de yazının başlığını buna uygun değiştirdim. Yazıda 28 Şubat süreciyle ilgili Oral Çalışlar ve Tolga Çelik’in birlikte kaleme aldıkları Erbakan-Fethullah Gülen Kavgası adlı kitaptan yararlanılmıştır.

Mehmet Akif Memmi

7 09 2013

Aynanın Örtüsünü Açarken: Münferit İzlenimler

KİŞİ BAŞI ÜÇ BÜYÜK boy bavul ile seyahat eden insanların ülkesi İran. Havalananında ilk düşüncelerim bu yöndeydi. Daha sonra da kadınların makyajlarının yoğunluğu dikkatimi çekti.
Seyahat nedeni; iş, turistik bir amaç ile gelinmiş değil. Tabii, bu bizi karşılamaya gelen mihmandarımız ile İran’ın sosyal hayatını konuşmaya engel değil.
Evet, uçaktan inmeden başımızı kapattık kadın cinsi olarak ama çok da sıkı değil. Bir geleneği sürükler gibi kapatıyor çoğu kadın. Uzun uzun üzerinde tartışılıp, konuşulacak bir konu olmakla beraber kanıksanmış artık. Mihmandarımız anlatıyor; 5-6 yıl önce hatta 2-3 yıl öncesine göre daha rahat dolaşabildiklerini. Devrim muhafızlarının eskisi kadar sıkı olmadıklarını ekliyor.
Araba çalışır çalışmaz bizim müzikleri içeren bir CD çalmaya başladı. Sibel Can’ı seviyorlar. Farketmeyen bir arkadaşımız radyodan mı diye sorunca bıkkın olduğu kadar alaycı bir edayla ellerini açarak “yok, orada hep dua” diyor.
Siyah büyük bayraklar dalgalanıyor. Sebebini sorunca, “yas günü” diyor, tatilmiş. Çalışma günlerinde trafiğin yoğun olduğunu ve tatile denk geldiğimiz için şanslı olduğumuzu söylüyor.
Çoğu binanın duvarları şehit düşen insanların resimleri ile boyanmış ve Hz. Ali, Hz. Hüseyin,  Hz. Hasan ve Hz. Fatma oldukları anlaşılan dev minyatürler ile bezenmiş. Unutulmaması için önlem alınması ile acıların mirasına saygı arasında bir amacı olduğunu hissettiriyor.
Türkiye’ye geldiğinden bahsedince İstanbul mu diye soruyoruz. İran radyolarından bahsederkenki muzip gülüş geri geliyor, büyük bir itirazla “Karadeniz, Samsun’dan doğu.” Karadenizliyim, Trabzon deyince tabii ki ilk olarak Uzungöl aklına geliyor ve uğradığı yer lokantadaki misafirperverlikten hayretle bahsediyor. Akşam çıktığımız yemekte İran’daki servis yöntemlerini görünce Karadeniz hayranı mihmandarımızın misafirperverlik olarak algıladığının bizim için olması gereken olduğunu anlayabildim. Kişiye özel değil, daha ziyade masanın geneline yönelik “ortak kullanıma” meyleden bir servis anlayışı var.
Referans noktası Hz. Muhammed. Seçimler yeni yapıldığı ve yönetimde değişim yaşandığı için görüşlerini soruyoruz. Onun gözünde hepsi aynı. Hz. Muhammed’in elleri çalışmaktan yara olurdu diye anlatıyor ve sonra yine o muzip gülüşe hüzün karışıyor, şimdi sadece bizim ellerimizde yara var. Malumun ilanı olacak ama Türkiye için referans noktası olarak alınan Mustafa Kemal Atatürk, burada ise Hz. Muhammed. Yine üzerine çok uzun konuşulması gereken bir durum.
Evet, İslam Cumhuriyeti ama diye devam eden çok tahlil yapılabilir yarım gün geçirerek. Derin bir kültürel mirasa sahip, farklı etnik ve dinî kökenli vatandaş profili olan kapalı bir toplum. “Kapalı toplumu açmak lazım.” Kendi içinde çeşitlilik barındıran fakat, bu çeşitliliği tektipleştiren, ülke dışındaki çeşitliliğe kendini kapatan, çözümü bu garip dünyada kendi başına ayakta kalmakta ve sadece tek bir doğru yola herkesi uydurmakta bulan İran.
Din adı ne olursa olsun inanan ile inandığı arasındaki yegane ve biricik ilişki ile temellendirildiğinde devletler de kursanız, yasalar da koysanız kalbe-gönle girmedikçe nafiledir. Esasen bu çabanın kendisi nafile. Gönle ne zorla bir inanç ya da duygu sokulabilir, ne de olan iman söküp atılabilir.

Ayna Ayna Söyle Bize

Aynada suretine bakan iki ülke; İran ve Türkiye. Biri geleceğini görme korkusu diğeri geçmişine gıpta duygusu ile karşı karşılayanlar.
“Türkiye İran olur mu?” sorusuna paralel olarak İran’da konuşulan ve düşünülen “Ortadoğudaki parlak ülke İran olmalıydı, olabilirdi, neden Türkiye?” sorusu.
Paralel evrenlerde solucan deliklerinde seyahat ederek ulaşılan alternatifler aslında her ülke özelinde bir başka ülkede. Hepsi aynı soydan türeyen, rengi yağmur damlasının güneşten süzülmesi gibi farklılaşan insan türünün paralel evrenlerdir farklı ülkeler. Darbeler, devrimler, savaşlar, depremler, seller, nükleer kazalar, ayaklanmalar ve isyanlar, iç savaşlar çeşitliliği sağlayan etkiler sadece. Aynı şartların (ki mümkün değil) sağlanması durumunda aynı sonuçların oluşmayacağını kim garanti edebilir? Yakın coğrafyaların ortak geçmişleri çoğaldıkça içten gelen tepkileri ve dışarıdan maruz kalınan etkileri nasıl paralel sonuçlar ve bir nevi paralel evrenler oluşturuyor. İran’daki molla rejimi öncesi ile günümüz Türkiyesi arasında az mı ortak nokta var? Tarafları endişelendiren de işte bu paralellik.
Bilge kızılderililer “Bir başkasının ayakkabıları ile üç dolunay değişinceye kadar yürümeden onu yargılama” demiş. Seyahat bir başka ülkenin suyunu içmek, yemeğini yemek, sokağını gezmek hatta kaybolmak, insanı ile konuşmak, dertleşmek, gülmek, camisine, kilisesine, sinagoguna, tapınağına girmek ve dua etmek, duvarlarını incelemek, şiirlerini, şarkılarını, türkülerini dinlemek, ritmine ayak uydurmak ve aynalardan geçmişe ya da geleceğe baktığını farketmektir.
İki ülke birbirine giriş-çıkış hakkı tanımıyor ise hatta bu iki ülke birine gideni ben ülkeme almam diyor ise yapılmaya çalışılan aynaların üzerini örtmektir. Aynaya bakmayan kendini bilemez. Kendini bilmeyen kimseyi bilemez. Ve kavga, husumet, kargaşa, gözyaşı dinmez, tükenmez, bitmez olur.
Hür ve özgür iradesi ile seyahat edebilen kimse dokunduğu insan kalplerine gözü kör kin besleyemez. Aynı sofrayı paylaşıp, sohbete oturduğu insanları düşman, şeytan, kötü, hain, terörist diye anamaz. Sınırları çizip, ruhları da sınırlandıranlar ise iflah olamayacaklar, ne bu dünyada ne de diğerinde.

Zeynep Kişmiroğlu
İran -Tahran
30 Ağustos-2 Eylül 2013

24 08 2013

İktidar İmtihanı

MÜSLÜMAN BİLİR Kİ DÜNYA imtihanlar dünyasıdır. Her müslümanın hayatı içinde para ile, güç ile, ibadet ile ve nihayetinde tümden nefis ile imtihanı vardır. Ki cihad da nefis ile bu imtihanı geçmek ile başlar. Fakat bizim nesliminiz, hatta belki babalarımızı ve dedelerimiz göremediği bir imtihan ile sınanıyoruz şu anda. İster muhafazakar deyin, ister İslamcı, ister AKP deyin, ister Ak Parti Türkiye'deki Müslümanlar iktidar ile imtihandalar.
Peki biz bu iktidar imtihanından geçtik mi şu son on yılda?
Bu soruya cevap verirken kaçak güreşmenin gereği yok. Dünya gözüyle baktığımızda son on yılda ekonomimiz (ekonomi iyi-kötü yorumunu yaparken GSMH'yı ve ülke ekonomisinin gelişmedeki yüzdelik büyümesini es geçip dış borcu onbeş yıl önceki durum ile karşılaştıran da, TÜFE hesaplarken domatesi hesaplamayan da yorumlarını kendisine saklasın), sağlık sistemimiz makul ve akademik çevrelerce tatmin edici olarak büyümüş şeklinde yorumlanıyor. İktidar ve arkasında duran, oy verenler olarak belki bunlar ile gurur duyuyoruz ama göz ardı etmemiz gereken şeyler de mevcut. Belki bunlardan çok daha önemli şeyler. Kendisini dindar gören ve müslümanım diyenler–özellikle yeni nesil–Müslüman ahlakından oldukça uzakta.
Bu ülkede zamanında birçok insan dinini istediği gibi yaşayamadı. Devlet kurumunda çalışıp namazını kılamadı, orucunu tutamadı. Tutsa bile o zamanlar terim olarak türememiş olana ‘mahalle baskısı’na maruz kaldı. Bu baskı sadece devlet eli ile değil, devletten fazla devletçi olan bürokratlar vasıtasıyla yürüdü. Hepimiz dönemin kötü şartlarını ve zorluklarını yaşadık.
Bu yazıyı yazma sebebim ise 2013 Ramazan ayında şahit olduğum bir olay. İster Silivri'yi, ister Gezi Parkı'nı savunsun onbeş-yirmi genç Bakırköy Meydanı’nda stant açmış, bildiri dağıtıyor. Güldüm geçtim yanlarından. Belediyenin verdiği iftara gelen beş-on genç de arkamdan gelmekte. Gezicilere "ne yapıyorsunuz burada diye?" sordular. Bildiri dağıtıyoruz demeye kalmadı, oruçlu (!) gençlerden biri devirdi bildirici çocukların masasını. Tekme tokat daldılar gençlere, amcalara, teyzelere. Yanımda yaşlı ve bayan misafirlerim olduğundan müdahale etme gibi bir şansım olmadı. Onları kaçırdım hemen oradan. Fakat eğer iftar açacak bir grup sadece bildiri dağıtan birilerine saldırıyor ve kimse müdahale etmiyor hatta iftar sofrasından alkış sesleri geliyor ise bazılarımız bu iktidar sınavından kalmış demektir. Hem de oldukça kötü notlar ile.
Yüce ahlaklı peygamber (SAV) böyle bir ümmeti görse ne der tahmin bile edemem. Bizim Cum'a vaazlarında dinlediğimiz, hocalarımızı anlattıkları, okuduklarımız içinde hiç böyle bir müslüman görmedim ben. Gitmeyi çok arzuladığım fakat İstanbul'da olamadığım için gidemediğim Sultanahmet'teki bayram namazının vaazını dinleyen, okuyan binlerce insan olarak o vaazdaki birleştirici ve karşısında duranı bile ahlakına hayran bırakan müslüman profili ile kendimizi bir karşılaştıralım. Böyle adamlar Müslümanım diye iktidar olacak ise onlar da bizler de mazlum olalım. Bu dünyada çile çeksek bile ahiretimiz kurtulur. Yukarıdaki  bir olaydır, örnektir. Doktorlara saldırı, tecavüzün karşılığı olamayacak hafif cezalar, rövanş ve intikam konan bazı yargı kararları. Bunlar kırık notlarımızı gibi geliyor bana iktidar imtihanında.
Çok sevdiğim, çok saygı duyduğum, 28 Şubatı yaşamış bazı abilerimden, ablalarımdan öyle laflar işitiyorum ki benim yüzüm kızarıyor. Sana zulmedene sen zulüm etme diyen bir dinin mensupları olarak ve karşı tarafın devamlı Müslümanlık üzerinden kontra yaptığı şu zamanlarda, biz siyaseten de kalemizi çok boş bırakıyoruz gibi. Şimdi MEB okullarında öğretmenler için başörtü serbestliği geldi. Ben de içinde yaşamış biri olarak 28 Şubat ve önceki dönemde özellikle bayan hocalarımın ne sıkıntılar yaşadığını biliyorum. Oniki yaşında insanların eğitim hayatları ile nasıl oynandığını arkadaşlarımızla birlikte yaşadık.
Şimdi bizlerin iktidarda olduğu zamanda yaşamış olduğumuz bu sıkıntılar yavaş yavaş çözülüyor. Fakat bu sıkıntıları çözerken biz de benzer sıkıntıları kimseye yaşatmamaya dikkat etmeliyiz. .Başını kapatan da kapatmayan da öğretmenlik yapsın (o zamanlar istediğimiz gibi). Başını kapatanı ya da kapatmayanı almayarak ötekileştirme yapan özel kurumlar da halkın her kesiminden ama özellikle müslümanlardan gelen tepkiler ile normalleşsin. Müslüman sadece kendi başı dara düştüğünde, sadece kendisi mazlum hale geldiğinde tepki vermez. Nerede bir mazlum, nerede bir düşen bir varsa yanına eğilir ve diğer müslümanlara da “burada bir mazlum var” der. Müslümanlar da hep beraber eğilip o mazlumu kaldırırlar. Siz sizden olmayan o mazlumu itildiği yerden kaldırın bakalım, o da kalktığında sizden olamayacak mı? Eğer mazlumu iten, dışarı atan, ötekileştiren de müslüman ise diğer müslümanlara da hem mazlumu kaldırmak hem de müslümanı uyarmak düşer. Müslümanı da yere atmak, onu ezmek de aynı derecede yanlış ve aynı derecede müslümana yakışmaz.
Kaybedilmiş çok şey olsa da, kazanılacak da çok şey var. Dipten gelen, alttan gelen bir dalga ile imtihanımızı geçelim. Ne içimizden geleni sen yanlışsın diye dibe sokalım, ne de bize zulmetmiş olana zulmederek olmamamız gereken ve uyarıldığımız o toplumlardan olalım.Bu durumdan sorumlu olan sadece iktidar değil aynı zamanda Müslümanlardır. O dönemlerde tenzih etttiğimiz devletten çok devletçi olan zihniyete biz de dönüşmeyelim.


Burak Kişmiroğlu

30 07 2013

İttihad-ı İslâm İktisad-ı İslâm Olmadan Mümkün mü?

MODERN ÇAĞ ile gelen ekonomi modellerinin hepsinde (kapitalizm, kominizm) ekonomiler belli periyotlar ile krize girmek durumundadırlar. Zaten krizlerden sonra savaş veyahut kriz çıkışı için kullanılan ekonomik makyaj  hareketleri ile kendini devamlı yenileyen kapitalizm ve devamlı toplum veya devlet adına bireylerden daha fazla fedakarlık isteyen komunizm sistemleri bu krizlerden beslenmekte ve bu krizler ile ayakta durmaktadır.
Kapitalizm'in yaşadığı Büyük Buhran, bu buhranın çözümü için sarıldığı Keynez ekonomi ve bu çözümün beraberinde getirdiği II. Dünya Savaşı ve savaş sonrası çöken ekonomi sonucu yine bu krizden çıkmak için başvurulan Küresel Pakt adı altında küresel kapitalizm ile günümüze krizler ve sonrasında krizleri getiren başka çözümler ile gelinmiştir. Son noktada gelinen küresel kapitalizm ile de büyük şirketler, fast-food ve moda zincileri tüm insanlığa belli bir yaşam standartı öngörmektedir.Bu yaşam tarzının içerisinde olan toplumlar gelişmiş ve modern iken, bu yaşam tarzı içerisinde olmazsa olmaz ara mal üreticisi ve tüketici toplumlar ise (Türkiye yahut petrol ülkeleri) gelişmekte olan ülkeler olarak ikinci plandadır. Ne hikmet ise bu ülkelerden de henüz gelişmiş bir ülke çıkmamakta, devamlı gelişmekte olan ülkeler olarak kalmaktadır.
Burada İslâm coğrafyasının genel olarak Batı kapitalizmi tarafına kaydığını ve batı kapitalizminin krizlerden çıkmak için kullandığı sömürü basamaklarından, ara mal üretmekten ve batının nihai ürününü tüketmek başka misyonu olmayan ülkeler olduğunu görmekteyiz. Hiçbir İslâm ülkesi ya da çoğunluğu müslüman olan ülke bu döngüden çıkmak istemez iken Batı sisteminden bağımsız  gelişmek isteyen Japonya'da sisteme entegre olmuş, Çin ise sisteme ayak uydurmaya başlamıştır. Fakat zaten bu iki uzak doğu ülkesi de çıkışlarını Batı sistemlerinden almakta ve bu sistemler içerisinde kaybolmaya mahkum olmaktadırlar.https://mail.google.com/mail/u/0/images/cleardot.gif
İslâm coğrafyasının da buradaki hatası çözümü batı medeniyetinde aramasıdır. Batı medeniyeti içine İslâm medeniyeti içindeki iktisat oluşumunu yerleştirmek, bu iki farklı sistemi batı iktisadı doktrinler üst başlığının içerisine sığdırmaya çalışmak sağlıklı sonuçlar vermez. Ki mevcut İslâm coğrafyasına bakıldığında da bağımsız ve gelişmiş bir ekonomi ya da adil bir gelir dağılımı görülmemektedir. Zaten kendisine rakip olabilecek, sistemini kökten reddeden ve değiştiren bu İslâm iktisadını kendi iktisat potasının içerisinde eritmek Batının da arzusudur. Temelinde arz ve talebin birbiri ile yarışarak birbirini şişirdiği  ve beslediği bir kapitalizm israfı ve faizi yasaklayan bir sistemi içerisinde barındıramaz.
İttihad-ı İslâm’ı hayal eden bir İslâm milletinin bu hedefe ulaşmak için mutlaka iktisad-ı İslâm'ı da hayal etmesi ve teori olarak geliştirmesi gerekir. Fakat bu teori ve ideal genel Batı iktisat teorilerinden  bağımsız ve farklı olmalıdır. Artık Batı medeniyetinin kötü taklitleri olmaktan, küçük Amerika ya da Almanya modellerini hayal etmekten çıkmalı ve üzerine çok da araştırma yapılmamış İslâmî iktisat teorileri geliştirmeliyiz.

Burak Kişmiroğlu

4 06 2013

Taksim'de Bölünmek

TAKSİM GEZİ PARKI direnişi bize birçok şey öğretirken aslında pek de yabancısı olmadığımız bir gerçeği, güncel bir olay karşısındaki tepkimizi kendi fikirlerimize göre değil, ait olduğumuzu hissettiğimiz bir siyasi partinin duruşuna göre belirlediğimiz gerçeğini yeniden hatırlattı.
Gezi Parkı olayları hakkında medyada ve sosyal medyada dolaşan bilgilerin çeşitliliği bize neye inanacağımızı seçme şansı verince, ister istemez çoğunluk, doğruyu araştırmak yerine gözünün önünde ayan beyan gördüğü gerçeğe(!) inanmayı seçti. Elbette bunu iki farklı bakış açısına sahip olan taraflardan yalnızca biri için söyleyemeyiz. Bir yandan sosyal medyada yaşanan bilgi kirliliği sonucunda direnişçileri kışkırtmayı amaçlayan bir takım asılsız ve olayla ilgisiz görüntüler paylaşıldı. Herhalde bunlar içinde en bilineni, köpeğin gözüne biber gazı sıkan polis fotoğrafıydı ve bu fotoğrafın yabancı bir ülkede çekilmiş olduğunun anlaşılması polisin aşırı tavırlarını gerekçelendirmek isteyen diğer taraf için yeterli oldu. İnsanlar olayların polis müdahalesiyle şiddet boyutuna vardığını gözleriyle görseler yine inanmayacak anlayış kıvamına ulaştı.
Olayların başlangıç aşamasında sorun gerçekten de bir çevre sorunuydu ve direnişe destek vermekle siyasal görüşler arasındaki ilişki şimdikine kıyasla daha azdı. İktidar partisini destekleyen bir kısım insaların da direnişe sempatiyle baktıkları söylenebilirdi–ki azalmış olmakla birlikte yine de böyle bir desteğin hâlâ söz konusu olduğu ileri sürülebilir. Ancak 3. Köprü’nün temel atma töreninde biraz da seslendiği kitlenin vecdinden “gaz alan” Başbakan’ın, direnişçileri dikkate almayacaklarını ilan etmesinin ardından direniş daha da büyüdü ve çevre duyarlılığından kaynaklanan bir tepki olmaktan çıkarak iktidar karşıtı bir eyleme dönüştü, ya da başka bir ifade ile direnişin içindeki iktidar karşıtlığı daha görünür hale geldi. Bu andan itibaren Başbakan’ın söylemini itici bulan hemen herkes kendini direnişin yanında görmeye başladı.
Mu’tad olduğu üzere böyle kendisine yönelik tepkileri marjinal ve aşırı uçtaki grupların eylemleri olarak değerlendiren iktidar kanadından ancak pişkinlik olarak nitelenebilecek yorumlar gelmeye devam etti. Ancak olaylar büyüdükçe iktidar söylemini değiştirmek zorunda kaldı. Daha küçük çaplı gösteriler marjinal grupların işi olarak nitelendirilebilirse de bu gösterilerin ülke çapına yayılması iki numaralı yorumun, böyle kitlesel gösterileri darbe hazırlığı olarak yansıtma yönteminin gündeme gelmesine neden oldu. Bu yöntem aynı zamanda seçmen tabanında beslenmekte olan darbe korkusunu harekete geçirmeye ve safları pekiştirmeye yönelik avantajlar da sağlamaktaydı.
Elbette iktidarın bu darbe korkusunu kolayca körükleyebilmesi yine sosyal medyadaki bilgi kirliliğinin sağladığı kanıtlar sayesinde oldu. Direnişe destek veren kesimler çeşitlendikçe önceden beri varolan devrimci söylemler yanında yeni ortaya çıkan bir takım darbe imaları da insanları ikna etmek için abartıldı. Eskiden Genelkurmay’ın demeçleriyle sağlanabilen bu kamuoyunu kıvama getirmek için sosyal medyada yeralan birkaç söylemin artık yeterli olabileceğini görmek gerçekten de üzerinde durulması gereken bir olgudur. Burada yalnızca iktidarın ileri gelenlerinin ya da onları körükörüne savunan yığınların değil, iktidar tabanının “aklı başında” olarak tanımlanagelmiş kanaat önderlerinin bile olayı kendilerine karşı bir sınıfsal tehdit olarak görmeleri ve böyle göstermeye çalışmaları ibret verici olmuştur.  Böylece insanlar, anayasal hakları olan toplanma özgürlüğünün darbe hazırlığı, hatta darbe provası olarak nitelenebileceğini, son on yıldır bize demokrasi dersi veren zümrenin o demokrasiyi nasıl da ikiyüzlü bir algıyla yorumlayabileceklerini öğrenmiş oldular.
İktidarlarının başlangıcından beri muhalefetin insanları şeriat tehdidiyle ayağa kaldırmasına kâh ateş püsküren, kâh alay eden bu zümrenin kendi taraftarları arasındaki kopmaları önlemek için bir kez daha darbe korkusunu gündeme getirmesi bizi şaşırtmadıysa da yine bir miktar tiksindirdi...


Ömer Güngörmüş

17 05 2013

Türkiye’de Entelektüelin Reelpolitiği


Türkiye Cumhuriyeti, büyük bir dönüşümün sonucu içinde pek çok ulusu, üç büyük dini, o dinlerin mezheplerini, ilhamını Doğudan veya Batıdan alan fikir hareketlerini barındıran imparatorluğun bakiyesi.
Fakat ne yazık ki bu kadar çeşitliliği yeni Cumhuriyet taşıyamadı. Daha doğru bir ifadeyle bu çeşitlilik yeni Cumhuriyete taşınamadı. Coğrafi kayıplarla birlikte etnik ve dini zenginlik zaten azalmıştı. Düşünsel zenginlikler ise 1924’e kadar varlığını sürdürebilmişti. Varoluş ve kuruluş mücadelesinin verildiği evrede işlevsel olan ‘İslam milleti’ enstrümanı bu tarihten sonra yerini ‘seküler (Türk) ulus-devletine’ bıraktı. Kuruluş sonrası hakimiyet mücadelesini laik-milliyetçi kadro kazanmıştı―ki bu kadro ilerleyen zamanlarda ilkelerini ‘altı ok’ olarak anayasaya bile saplayacaktır.
1950’ye kadar katı bir şekilde, eğitim müfredatında ve kültür politikalarında uygulanan ‘altı ok’ siyaseti, önce aydınları biçimlendirmiş, sonra da onlara taşıyıcılık misyonu yüklemiştir. Öyle ki aydın; ideolojisi, moral değerler aidiyeti her ne olursa olsun nihayetinde―ve konjonktür gerektirdiğinde―mesela devletçidir, milliyetçidir... Yani ideolojik çeşitlilik sözkonusu olsa da nihayetinde ‘Kemalizm paltosu’ aydınların ortak ‘üniforma’sı olmuştur.
Doğan Gürpınar’ın kaleme aldığı Türkiye’de Aydının Kısa Tarihi, öncelikle ‘entelektüel’ ve ‘aydın’ kavramlarını birbirinden ayırıyor. Sonra, bu iki kavrama yüklenen anlamları irdeleyerek, tarihin akışı ve siyasî konjonktür içinde nasıl bir işlev yüklenildiğini mercek altına alıyor. Ve bu çerçevede, ideolojik olarak zıt kutuplarda yer alan aydınları/entelektüelleri yeri geldiğinde ‘Kemalizm paltosu’ altında birleştiren süreçleri ve mekanizmaları analiz ediyor.
‘Entelektüel tarih’ çalışması olan kitap, kuru kuruya fikirler aktarımı yapmak yerine belli bir tema çerçevesinde Atatürkçü, muhafazakâr-sağ ve sosyalist-sol entelijansiyanın izini sürüyor. Bunu yaparken onların fikirlerinin tarihini değil ‘aydınlar’ı ya da başka bir ifadeyle ‘entelektüeller’i ve onların tabiatlarını şekil­lendiren toplumsal, siyasal ve kültürel bağlamları inceliyor. Sözkonusu zümrenin toplumsal, siyasal, kültürel hadiseler karşısında aldıkları pozisyonları anlamamızı kolaylaştırıyor.
Aydının Kısa Tarihi Osmanlı’nın son döneminde münevver/aydın kimliğinin icat edilişiyle başlıyor. II. Meşrutiyet dönemi ise modern Türkiye’nin kurumlarının doğum zamanı ve entelektüel temellerinin atıldığı süreç olarak değerlendiriliyor.
Tanzimata ve Abdülhamit’e hınçla dolan yeni aydın tipi Cumhuriyetle beraber Anadolu’ya taşınacak ve ‘eski’ye ait olan ne varsa hakir görecek, tasfiyesine çalışacaktır. Bu sürecin anlatıldığı bölümde Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi edebiyatın sembol isimleri üzerinden ‘kimlik’ tartışmaları karşılaştırmalı olarak okuyucuya sunuluyor.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay, Mahmut Şevket Esendal gibi isimler üzerinden Kemalizm’in inşası; hagiografik eserlerle yeni ‘kutsal’ın tanımlanması, bunun parti-devleti CHP üzerinden topluma empoze edilmesi analitik bir şekilde bizimle paylaşılıyor.
DP dönemi ise ayrı bir fasıl. Gürpınar şu şekilde açıklıyor bu dönemi:
“Tek parti döneminin gerek iktisadi, gerek demok­ratik olumsuz mirası, özellikle yeni kuşak aydınları DP’nin yeni dünya koşullarıyla uyumlu ve onların açık söylemleri­ne yöneltecek, DP’nin ‘ilericiliği’yle heyecanlanacaklardır. Bu konjonktürde, aydınlar/entelektüeller devletten, devletin mil­let-merkezli çizdiği büyük anlatıdan kısmen kopmaya ve ba­ğımsızlaşmaya başlayacaklardır—ki, sol bu sürecin genel bir üst-adı olacaktır. Ancak süreç içinde aydınlarla Kemalizm ya da artık Atatürkçülük (27 Mayıs’a giden süreçte) yepyeni ve tek parti döneminde tesis edilemeyen anlayış birlikteliğine yö­neleceklerdir.” (s. 126)
Kitabın ilerleyen bölümlerinde sol ve sağ entelijansiya kişiler ve sivil toplum örgütleri üzerinden kapsamlı olarak inceleniyor. Solun sosyalist, Marksist, Atatürkçü; sağın İslamcı, mukaddesatçı, milliyetçi karakteri analiz ediliyor.
2000’li yıllara geldiğimizde gördüğümüz manzara ise bambaşka. AK Parti'nin müesses nizama tehdit oluşturduğunu gören sağlı sollu muhalefet yeni bir ideolojik yakınlaşma ve yeni bir blok oluşturdu. Ergenekon davasının öznesi olan bu blok ‘Kızılelma koalisyonu’ gibi isimlendirmelerle ‘devlet’ odaklı, sivil-askeri bürokrasi destekli muhalefet biçimi sergiledi. İşte Türkiye’de Aydının Kısa Tarihi bu bloğun nasıl olup da biraraya geldiğini, ‘ulusalcılık’ı düşünsel arkaplan arkeolojisiyle ortaya koyuyor.
Kısacası,1930’ların konferans salonlarından 2000’lerin televizyon stüdyolarına, yazdıkları ve yaşadıklarıyla bir tür olarak ‘aydın’ın ve ‘entelektüel’in hikâyesini anlatıyor bu kitap. Bunu yaparken, ‘aydınlar’ üzerinden çarpıcı bir Türkiye tarihi okuması sunuyor.

Şener Boztaş

13 04 2013

Türkiye’nin Kimlikleri: “Biz Kimiz?”


Artvin Hopa’da ailesinin ismiyle anılan Mehmet, Sakarya’ya geldiğinde Gürcü Mehmet olarak anılmaya başlar ve Sakarya’daki diğer Gürcülerle bağ kurması muhtemeldir. Mehmet İstanbul’a göç ettiğinde Karadenizli Mehmet olur. Irak’a inşaat işi için gittiğinde Türk Mehmet diye çağırılır. Amerika’ya gittiğinde ise Müslüman veya Ortadoğulu kimliğiyle ön plana çıkar. Aslında burada cevabı aranan soru “biz kimiz?”dir.
Kimlik politikaları uzmanı Şener Aktürk Türkiye’nin Kimlikleri adlı yeni kitabında kimlikleri katmanlı bir şekilde değerlendirerek kitabın alt başlığında sayıldığı üzere din, dil, etnisite, milliyet, devlet ve medeniyet bağlamında ele alıyor. İnsanların birden fazla kimliğe sahip olabileceğini bu örnekle açıklayan Aktürk, kimliğin değişkenliğini şu cümlelerle anlatıyor: “Kimlik basamaklarında ‘öteki’ büyüdükçe ‘biz’ de büyürken, ‘öteki’ küçüldükçe ‘biz’ de küçülür. ‘Öteki’nin kim olduğuna bağlı olarak kimlik daralır veya genişler.”
Türkiye’nin Kimlikleri kitabında önce devletlerin kimlikleri inceleniyor. Osmanlı’daki farklı kimliklere dikkat çeken ve ana unsurları sayan Aktürk, Babür Devleti ve Ortodoks Rus Çarlığı dışında çok kimlikli bir örneğe rastlanmadığını belirterek Avrupa’daki devletlerde tek bir kimlik vurgusunun (Hıristiyan/Katolik) hâkim olduğunu anlatıyor.
Tek etnili, çok etnili ve gayri etnik olarak kategorize edilen devletlerin kimlik politikaları karşılaştırmalı siyasetin olanaklarından faydalanılarak değerlendiriliyor. Almanya, Apartheid Güney Afrikası tek etnili rejimlere örnek gösterilirken; Kanada ve SSCB çok etnili; Fransa, Türkiye ve diğer İslam ülkeleri gayri etnik ülkelere örnek gösteriliyor.
Türkiye’deki Kürt ve Alevi siyasî hareketinin bütünüyle değerlendirildiği bölümde alışılmışın aksine çözüme dönük önerilere de yer veriliyor. Açılımın neden son dönemde gerçekleştirildiğini sebepleriyle anlatan Aktürk, İslamcılığın açılımdaki rolünü de tespit ediyor.
Genel kanaate göre açılımın sebeplerinden ilki; Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileridir. Türkiye 1987 yılında Ortak Pazar’a başvurdu. O tarihten AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar onbeş hükümet kuruldu. Akademyada hâkim görüşün aksine Kürt meselesiyle ilgili asıl açılım AB ile ilişkilerin zayıfladığı dönemde gerçekleşti.
Kürt açılımın nedenleri arasında gösterilen bir diğer sebep; PKK. 1984 yılında faaliyetlerine başlayan PKK’nın, hangi siyasi açılımda yer aldığı veyahut somut olarak Kürtlerin hangi haklarının verilmesinde rol oynadığı belirsizdir. Hatta PKK’nın oluşturduğu mevcut siyasal ve toplumsal koşullanmalar yüzünden çözüm gecikmiştir.
Kürt meselesiyle ilgili açılımın başka bir nedeni olarak gösterilen; ikinci cumhuriyetçilerin, liberallerin veya demokratların eleştirileridir. Entelektüel meşruiyeti kuvvetli bu aydınların maalesef toplumsal karşılıkları çok azdır. AK Parti dışında herhangi bir sağ iktidar bu açılımı yapsa kısa süre içerisinde parçalanır ve gensoru ile düşürülürdü.

Açılımın sebepleri nedir?
Açılımın üç ana faktörü sayılıyor Türkiye’nin Kimlikleri’nde. Birincisi, devletin etnik siyasetinden rahatsız olan kitlelerin oyunu alan bir partinin iktidarda olmasıdır. İkinci faktör, iktidara gelen partinin mecliste hegemonik çoğunluğa sahip olmasıdır ki aslında bu iki sebep de Demokrat Parti iktidarında gerçekleşmişti. Üçüncü ve en kilit faktör ise iktidardaki partinin etnik köken ve milliyet bağını yeniden tanımlayan bir ideolojisi olmasıdır ki, AK Parti için bu ideoloji İslamcılıktır. Daha önce Türkiye tarihinde bu üç faktör hiçbir zaman bir araya gelmemişti ve bu yüzden açılım bugüne kadar gerçekleşmedi.
Kitapta ele alınan bir diğer konu da Avrupa. Avrupa son dönemde minare, ezan, sünnet yasakları gibi konularla gündeme geldi. Bu konu, çokkültürlülük bağlamında yeniden değerlendiriliyor. Maalesef Müslümanlar ya da Yahudiler yani Avrupa’nın ‘ötekiler’i gündeme geldiğinde Avrupa hak ve özgürlükler konusunda sınıfta kalıyor.

Marx’ın Yahudi sorunu
Kitaptaki bir makalede Marx’ın 1843’te yayınlanan “Yahudi Sorunu Üzerine” makalesini de inceleyen Şener Aktürk, bu makaleden yola çıkarak Marx’ın laik devletin dindar sivil toplumu engellemeyeceğine ilişkin öngörüsünün ABD’de ve Türkiye’de gerçekleştiğini belirtiyor.
Bütün bu konuların yanında medeniyet nedir? Türkiye hangi medeniyete mensup? Osmanlı kimliğinin ana unsurları kimlerdi? Rum, Ermeni ve Musevi olmadan Osmanlılık olur mu? Avrupa’da İslam ve Yahudi düşmanlığının kökenleri nelerdir? Türkiye Cumhuriyeti’ni Rumeli muhacirleri mi kurdu? Türkiye Türkmenlerin devleti mi? Kimlik krizinin çözümü İslamcılık mı? Türklük ortak kimlik olabilir mi? gibi soruların da cevaplarını Türkiye’nin Kimlikleri’nde bulabilirsiniz.
Geçtiğimiz aylarda Almanya’da, Rusya’da ve Türkiye’deki etnisite rejimlerini karşılaştırmalı olarak değerlendiren kitabı (Regimes of Ethnicity and Nationhood in Germany, Russia and Turkey) Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından yayınlanan Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Şener Aktürk’ün Türkçe ilk kitabı Türkiye’nin Kimlikleri Etkileşim Yayınları’ndan çıktı.

Not: Bu tanıtım yazısı Taraf Kitap ekininin Nisan sayısında 'Biz Aslında Kimiz?' başlığıyla yayınlanmıştır. 

Mehmet Akif Memmi

24 01 2013

"Dayanabildiğin kadar özle beni..."


ASLINDA, ŞİİR KİTAPLARINI YORUMLAMA noktasında kendimi yetkin görmüyorum. Nihayetinde şiir, amatörce uğraştığım, fakat ilmine/tarihçesine vakıf olmadığım bir alan. Doğru dürüst bir okuma da yapmış değilim bu alanda... Yazıyorum, ama spor olsun diye yazıyorum. Spor olsun diye şiir yazanın damak tadına ne kadar güvenilebilir ki? Ben de sizin yerinizde olsam bana güvenmem. Ama yine de bugün, size, epey bir zaman sonra okuduğun bir şiir kitabını anlatacağım: Yusuf Gürer’in İkinci Adam Yayınları’ndan çıkan İstemeden Dünyaya Getirilen Bir Çocuğun İntikamı isimli eserini...
İnsan, neden şiir okur? Yazmasını biraz anlıyorum da okumanın ihtiyacı nereden geliyor, onu biraz irdelemek lazım. Sanıyorum, bunun cevabını şöyle verebilirim: Hepimizin içinde daha cümleye bürünmemiş hisler var. Daha düşünce seviyesine bile çıkamamışlar. Düşünceye dönüşseler, bir şekilde biz de onları cümleye aktaracağız. Ama yok, öyle değil. Sadece bir rahatsızlık, bir sızı, bir baş ağrısı... Öylece içimizde duruyor. Ara ara sancı yapıyor, çıkmak istiyor, söylenmek istiyor, ama ne söylenecek?  O da bilinmiyor. Öyle garip bir hal. İşte bu garip hale sahip olanların şiir okumaya yatkın olduklarını düşünüyorum ben. Kendi cümleleri olmayanlar, başkalarından cümle çalıyorlar hislerini tarifte. Ben de bugün Yusuf Gürer’den biraz cümle çalacağım.
Bu kitabı okuyup bir kenara koyduğumda içimde ne kaldı? Önce biraz bunu anlatmalıyım size belki. Kitabı kenara koyduğumda—ki şu an masamın üstünde bana bakıyor—bende geriye bıraktığı şeyler; biraz yorgunluk, biraz karamsarlık, çok beklenmiş/bekletilmiş umut, yine yorgun bir öfke, yine yorgun bir anımsama, yorgun bir aşk, yorgun bir şefkat, yorgun bir kavga...
Yani bu kitapta neyi okuduysam, son mısrası bana hep yorgunluğu anımsattı. İstenmeden Dünyaya Getirilen Bir Çocuğun İntikamı’nı tek kelimede bize anlat deseniz, seçeceğim kelime yorgunluk olur. Öfke değil, yorgunluk. Kitabın ismine bakıldığında intikam öğesi içinde çok olacak, sert şeyler uyandıracak gibi hissediyorsunuz. Yok, öyle değil. Bence bu çocuk o kadar yorgun ki, kimseden intikam alası falan yok. Belki intikamı yalnızca bu. İstenmeden geldiği hayatta mızıkçılık yapıyor. İstekle oynamıyor. Sivil bir itaatsizlik bu. İçinde tahripkâr bir öfke yok. Hatta kimi yerde küfür ediyor, sonra küfür ettiği için kendine kızıyor.
Tek tek birkaç mısrasına değinsem mi? Yoksa böyle genel şeyler söyleyip geçsem mi? Hadi değineyim bari bazı mısralarına... Mesela şu; “ağlamanın yaşı sevdanın yaşına denk değil” cümlesi çok etkiledi beni. Âşık olmadan önce de gam çekmiş birisinin yükü var bu mısrada. Diyor ki; beni ilk ağlatan sen değilsin. Ben talimliyim. Ve yaşlı olmak da ağlamaya engel değil. Ben bunu hep yapabilirim.
Biraz ilerisinde şu mısra var, yine hoşuma giden: “işte ben; öyle, biraz güneş biraz ayaz...” Bu mısrayı Anadolu’da yaşayanlar (hassaten iç kesimlerinde yaşayanlar) biraz farklı anlayacaklardır ki, bazı kış günleri hava güneşli olduğu halde teniniz soğuktan yanar. Ayazdan olur bu. Kırmızı deriniz, bazen yanmış gibi dökülür pul pul yüzünüzden. Hem soğuktur, hem sıcaktır, bir gariptir. Herhalde halet-i ruhiye tarifleri içinde böylesi bir tarifin ayrı bir yeri var. Beğendim.
Bataklık şiirindeki; “bütün kuşlarımı ben öldürdüm” kabullenişi de güzel. Nihayetinde yazarın, umutlarını kuş sembolizmi içinde ifade etmesi ve sorumluluğunu alması bir cesaret. Fakat ileride göreceksiniz, hepten de ölmüş değil bütün kuşlar. Bazı umutlar hâlâ yaşıyorlar. Ve bir de sonlara doğru “dayanabildiğin kadar özle beni...” mısrası var. Merhametli bir öfkenin ifadesi. Hem özle, hem dayanabildiğin kadar. Bu ifadeyi de sevdim. Zor bir halin tasviri bence bu mısra...
Fakat en nihayet bu şiirler hakkında ‘karamsarlık’ vurgumu daha ağır yapacağım. Bu şiirler, çok umut veren şeyler değiller. Daha çok yorgunlukla bir hesaplaşma var bu metinlerde. Yusuf Gürer, kendi yorgunluğuyla, yorgunluğunun kaynaklarıyla hesaplaşıyor bu şiirlerde. Bir yandan onu kırması gerektiğini düşünüyor, diğer taraftan sahip olduğu bu yorgunluğun haklı gerekçeleri olduğunu izah ediyor. İki yanı keskin bıçak bir durum. Yalnız Nihat Genç’li ve Atatürk’lü şiirlerine çok katıldığımı söyleyem. Eh, bu kadar muhalefet de hakkım yahu. O kadar okudum. Bunu da çok görmeyin bana. Hepinize güzel okumalar muhterem karilerim.
Ahmet AY

17 01 2013

Ekmek Karnesinden Kurtulamamak


GEÇTİĞİMİZ GÜNLERDE KONYA’DA bir dizi açılışa katılan Başbakan’a, Konya Ovası’nda tarımsal bir tesisin temel atma ya da açılış töreninde ‘Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarına ait bir ekmek karnesi’ hediye edildi. Herhalde herkes haberi görmüştür, görmeyenler ya da ayrıntıları merak edenler de kendilerince bir araştırma yapabilir. Ben haberi genel hatlarıyla hatırlatıp bana düşündürdüklerine geçmeyi tercih ediyorum.
Herkesin malumudur ki Başbakan ‘ekmek karnesi’ meselesini çok sever, hatta genel olarak ‘karne’ kavramını diline dolamaya bayılır. Özellikle muhalefetle atışmalarında ‘sizin iktidarınızda şu karneyle veriliyordu, bunu ise karneyle bulmak bile mümkün olmuyordu’ dediğini daha önce duymuştuk. Kendisini çok seven Konyalılar da haliyle Başbakan’ın hoşuna gidecek bir hediye vermek istediklerinden böyle bir hediye seçimi yapmaktan kendilerini alamamışlar. Konya da ülkemizin tahıl ambarı olduğu için anlaşılan ekmek karnesi tüm diğer karne türleri içinde öne çıkmış.
Meseleyi daha önce gündeme getiren Başbakan kadar bahsekonu hediyeyi takdim edenlerin de vermek istediği izlenim, “geçmiş yönetimler başarısız politikaları nedeniyle sizleri karneye mahkum etmişti, biz ise böyle yatırımlarla benzer durumların tekrarlanmasının önüne geçiyoruz” şeklindedir. Burada ekmeğin karneye bağlandığı dönemde yapılan olumsuz uygulamaları temize çıkarmaya çalışmakla uygulamayı genel olarak yargılayıp yerden yere vurmak arasındaki yolu tutacak olursak önce kendimize ekmek gibi tüketim maddelerinin neden karneye bağlandığını sormamız gerekir. Böyle bir uygulamaya çeşitli nedenlerle temel ihtiyaç ürünlerine erişimin zorlaştığı bu nedenle tüketimin denetim altına alınmasının gerekli görüldüğü dönemlerde başvurulmuştur. Uygulamanın bir takım usülsüzlüklere yol açtığını kabul ederken olmasa da olurdu şeklinde değerlendirmek de ne yazık ki mümkün görünmemektedir. Peki bizleri ekmek karnesi benzeri uygulamalara maruz bırakan sadece geçmiş yönetimlerin yanlış seçimleri ve o zamanlar yaşanan üretim krizleri miydi? Artık o koşullar geride kaldığına göre ekmek karnesinin gölgesinden kurtulmuş mu olduk? Yoksa bunların yanında üçüncü bir gerçek daha var mı?
Bu üçüncü gerçeği dile getirmeden önce günümüz koşullarında bile ekmeğin karneyle verildiği zamanlardan yeterince uzaklaştığımızı söyleyebilecek durumda olmadığımızı kabul etmemiz gerekir. Elbette bunu görebilmek için doğru yere gerçekçi bir açıyla bakmak çok önemlidir. Bu anlamda bakmamız gereken yer üretim gücümüz değil tüketim anlayışımız olmalıdır. Ülkemizde günlük ekmek israfının milyonlarla ifade edildiğini, bu da yetmezmiş gibi milyonların çöpten ekmek topladığını unutmamamız gerekir. Geçmişte ekmeğin karneyle verildiğini çok iyi hatırlayan bizlerin gözümüzün önündeki bu gerçeği görmezden gelebilmesi gerçekten ilginçtir. Halbuki asıl hatırımızda tutmamız gereken daha çok üreterek değil, daha tutarlı hatta belki de daha az tüketerek bolluğa erişebileceğimiz olmalıdır. Ne yazık ki paylaşmak erdemini dilinden düşürmediği halde ihtiyacının fazlasını muhtaçlara doğrudan değil çöpler aracılığıyla ulaştıran, sadece ekmek gibi temel ihtiyaç maddelerinin tüketiminde değil genel olarak bir israf toplumu olan bizlerin geçmişte uygulanan tasarruf tedbirlerini yargılamaya acaba ne kadar hakkı var?
Ekmeğin karneyle verildiği günlerden uzaklaştığımızı tam olarak söyleyebilmek için adabıyla tüketen, israf etmemeyi öğrenen bir toplum olmamız gerekiyor. Bir şeylerin karneyle dağıtılmasını eleştirme hakkına sahip olanın daha çok üreterek karneye duyulan ihtiyacı ortadan kaldıran değil, israf etmeden tüketmeyi öğrenerek onu gereksiz ya da işlevsiz hale getirenler olduğunu anlamamız gerekiyor. Ekmek karnesinin gölgesinden kurtulamadığımıza göre ne yöneticilerimizin çıkıp geçmişteki uygulamayı diline dolamaya, ne de tüketim alışkanlıklarına hakim olamayan bizlerin bu söylemlerle mest olmaya hakkımız vardır.
Eğer Konya’da açılan/yapımına başlanan tesis daha çok üretmek, böylece israfın yol açtığı kaybı telafi etmek, ekmek karnesi ise zorla da olsa ihtiyacın olandan fazlasını tüketmemek ve daha eşit paylaşmak demek olsaydı siz hangisini tercih ederdiniz?
Cevaplaması daha kolay bir soru soracak olursak, yukarıda bahsedilen ülkemizin tüketim anlayışı ile ilgili gerçekleri göz önüne alınca geçmişte yaşadığımız sıkıntıların tekrarlaması durumunda akıllı bir yöneticinin tüketimi karneye bağlamaktan başka elinden ne gelebilir? Cumhuriyet Dönemi’nin koşulları tekrar ortaya çıkarsa, Başbakan o hediye aldığı karnelerden hepimize birer tane hediye etmeyeceğini garanti edebilir mi? Sadece millet olarak değil, tüm insanlık olarak tüketmeyi bilmeyen bizler başka bir çareyi mümkün kılıyor muyuz? Tüm bu sorulara vereceğimiz yanıt ‘hayır’ olduğuna göre, yöneticisinden halkına kadar hepimizin bu ekmek karnesine gönderme yapma seviyesizliğine bir son vermesi gerekiyor.

Ömer Güngörmüş

3 01 2013

“Orta Dünya” hakkında kısa bir deneme


BİR ÇOCUK MASALI ile başlayan yolculuk, bugün belki yazarının bile tahmin edemeyeceği bir efsaneye dönüştü. J.R.R. Tolkien;  hobi olarak düşündüğü bir uğraşla efsane olan ender kişilerden birisidir. Güney Afrika ve İngiltere coğrafyası ile başlayan yolculuk, “dil”in akademisi ve gizemi ile bütünleşip, XIX ve XX. yüzyıl sanayileşmesi ile şekillenip, iki dünya savaşının zorlukları ve yıkımı ile bizlere ulaşmıştır.
            Başta akademi tarafından ayıplanan–ne de olsa koskoca Linguist Profesör masal mı yazacaktı–bu yolculuk, sonraları yüzlerce araştırmaya konu olmuştur. Sadece edebiyat alanında değil, Tolkien’in neden bu kadar sevildiği ya da “Orta Dünya” felsefesinin ne anlama geldiği de bu geniş araştırma yelpazesinin içinde yer almakta.
            “Orta Dünya” fantastik bir evrende yaşanan uzun bir tarih. Yani tamamıyla Tolkien’in kafasında var olan kurgunun bize aktarılması. Ne geçmişte ne de günümüzde bir “Orta Dünya” var olmadı ama acaba Tolkien gerçek hayattan hiç mi etkilenmedi? Yaşadığı kültürden ya da inançlarından uzak mı kaldı? Birçok yazar bu soruyu olumsuz bir şekilde cevaplıyor. Üstelik birçok kanıta da sahipler.
            Tolkien’in oluşturmaya çalıştığı “Orta Dünya” imgesine bakacak olursak, yaşadığı dönemin bütün inançlarını, değerlerini ya da önyargılarını görebiliriz. Klişe bir tabir olacak ama Tolkien’in dünyasında Doğu-Batı ayrımı oldukça barizdir. Tanrılar Batıda yaşar, Batıya göç etmiş elfler “aydınlanmışlardır,” kötü tanrı Melkor krallığını doğuda kurmuştur, Doğuda yaşayan insanlar barbar, oradan gelen birlikler zalimdir, tam tersi Batı için söylenir.
            Ardından Batıda bulunan bir adadan gelen insanların “Doğu” tiranlığına karşı çıkışı ve onları kurtarışı gelir. Sauron’ın zulmünü bunlar engellemişlerdir. Bu durum Hitler Almanyası’na direnen İngiltere’nin ya da milliyetçi görüşlere sahip Tolkien’in bir temennisi olarak okunabilir.
            Tolkien endüstrileşmenin yıkıcı olduğu bir dönemde yaşamıştır. Alışkın olduğu ve çok sevdiği doğa, fabrikalar ve bunlara bağlı sebeplerden dolayı tahrip görüyor, yıkılıyordu. Bu durum “Orta Dünya”da Saruman ile birlikte gözükür. Kadim insanların kurduğu Orthanc Saruman’ın “açgözlüğüğü” ile çarpıtılır, doğa katledilir ve ortaya büyük bir fabrika çıkar. Denilebilir ki Tolkien fabrikalara karşı olan hıncını “Orta Dünya”da Entler ile almıştır.
            Aynı dönem Avrupa’da farklı bir akım daha Tolkien’i etkilemiştir. Günümüzde, ırkçılığın o dönemde sadece Nazi Almanyası’nda yaygın olduğu düşünülse de, dönemin antropolojik çalışmalarının açık bir şekilde gösterdiği gibi Avrupa genel olarak ırkçılığı savunuyordu. Yukarıda bahsettiğim Doğu-Batı çatışması da aslında bu nokta ile oldukça alakalıdır.  Üstün bir ırk olan elflerin anatomisi çarptırılarak yaratık orklar oluşturulmuştur. Amiyane tabirle karakaşlı, kara gözlülerin ya da çekik gözlülerin neredeyse hepsi kötü ya da kötülük potansiyeli taşıyan karakterlerdir. Elbette Tolkien bir Nazi değildi ama savaş öncesi Almanya’ya da kötü bakmıyordu. Aryan ırkı çalışmaları Tolkien’i hem siyaseten hem de ilmen ilgilendiriyordu ki bu noktada “Orta Dünya”nın bu çalışmalardan etkilenmeden oluşacağını düşünmek olmaz.
            Peki, Tolkien bu iddialar karşısında ne diyor. Net bir şekilde eserlerindeki alegoriyi reddediyor. Modern alegori eseri sayılan “Orta Dünya” fenomeni, yazarı tarafından sadece bir kurgu olarak tanıtılıyor. Tarihi ve kurguyu net bir şekilde ayıran Tolkien; eserlerini okuyucularının hayal gücüne sunuyor. Alegoriyi ise okuyucunun zihnine kurulan hapishanenin gardiyanı olarak nitelendiriyor. Alegori olarak sunulacak bir “Orta Dünya” sınırları yazar tarafından net bir şekilde belirtilmiş bir olgu, ama bağıntısız bir “Orta Dünya” her okuyucunun kafasında, hayalinde bir kez daha doğacaktır. Hayal gücüne bu kadar âşık bir yazar için bu düşünce oldukça makul.
            Okuyucu “Orta Dünya”ya hangi gözle bakmalı? Aslında bu ikilem sadece alegoride yaşanmıyor. Sosyal bilimlerde kullanılan hemen bütün kaynaklar, belgeler bize bu ikilemi sunuyor. Saf bir objektiflik ya da mutlak bir doğru fen bilimlerinde bile imkânsız iken sosyal bilimlerde bunu aramak büyük bir lüks. Tolkien konusunda şansımız kendini bu konuda net bir şekilde ifade etmiş olması. O hâlde okuyucular olarak biz “Orta Dünya”yı ister alegori, ister saf bir hayal ürünü olarak görelim, Tolkien’ın dâhiyane eserinin tadını çıkaralım.
           
Galip Varoğlu