Metin Karabaşoğlu ile Moral Dünyası dergisi için yaptığım röportajda Metin Karabaşoğlu'nun yeni kitabı Oyuncak Tamirhanesi'ni konuştuk. Benim de ilk röportaj deneyimim olan bu röportajı iki parça halinde tarihvebugun.org'da okuyabilirsiniz.
Şimdiye kadar Kur’an-ı Kerim, hadisler ve Risale-i Nur üzerine yaptığı ”farklı” okumalarıyla tanıdığımız Metin Karabaşoğlu üç yıl aradan sonra ”Oyuncak Tamirhanesi” adlı yeni kitabıyla okurlarının karşısına çıktı.
Karabaşoğlu, yeni kitabında yaşadığımız çağa ve modern zamanların getirdiği sorunlara yönelik eleştirilerde bulunurken bunlara çözüm yolları önermeyi de ihmal etmiyor.
Yeni kitabınız hayırlı olsun. Kitabınızda içinde yaşadığımız çağa önemli eleştiriler var. Ivan Illich’in tanımlamasıyla ”kabiliyetsizleştirici uzmanlık çağı” kavramını açabilir miyiz?
Illich’in kavramlaştırması, yüzde yüz yerinde. Sözün değil, sayının hâkim olduğu bir uygarlığın hâkim olduğu bir zamandayız ve bu bir şey eğer ”ölçülebilir” ve ”pazarlanabilir” durumda ise değer kazanıyor. Mesela, annelik değersiz görülüyor modern zamanlarda, “ev kadını” diye hakir görülüyor anneler, çünkü “para etmiyor.” Ama başkasının çocuğuna bakmak değerli, çünkü “para ediyor,” “çalışıyor musunuz” kabilinden bir sorunun cevabını oluşturuyor. Aynı şekilde eş-dost sohbetleri artık eskisi kadar değeri yok, çünkü ücreti yok. Ama aynı sohbeti psikologların veya psikiyatrların odalarında yapmanın bir “değeri” var, çünkü hatırı sayılır bir para ödüyorsunuz.
Soruya dönecek olursak; deyim yerindeyse dini-imanı para olan bir uygarlığın içinde yaşıyoruz. Bu uygarlık her şeyi, fırsatını bulursa dini ve imanı bile metalaştırıyor, pazarlanabilir bir nesne haline getiriyor. Her şeyin “para etmesi” için ise, “uzmanlığın” devreye girmesi gerekiyor. Eskiden aletler sofistike değildi, arızalanan bir şey basit bir el becerisiyle tamir edilebilirdi. Şimdi ise çocuğunuzun oyuncağından arabanızın otomatik camına her şeyi uzmanına, ustasına, servisine yaptırmak zorundasınız…
Bu süreçte, doğrudan insanla ilgili meseleler de bir “ekonomik sektör”ün konusu haline getirilmiş durumda. Evlilik, doğum, çocuk bakımı, çocuk eğitimi, eşler arası iletişim, vs. Uzmanlığın bu kadar öne çıkarılması, her şeyin ancak bir usta ve uzman eliyle yapılabilir hâle getirilmesi ise, Allah’ın doğuştan insana vermiş olduğu nice yeteneğin göz ardı edilmesi, köreltilmesi, hatta toptan yitirilmesi gibi bir sonuca doğru bize sürüklüyor. Illich’in itirazı da, benim itirazım da işte buna…
Çok kısa süre içerisinde büyük emeklerle inşa ettiğimiz ailelerimizi dağıtabiliyoruz veya anne-babalarımızla iletişim kurmakta (bunun tersi de geçerli) zorlanıyoruz. Diğer yandan daha huzurlu yaşamak için araç olan para hayatımızın ana meselesi haline geliyor. Burada kaçırdığımız bir şey var. Bundan önce insanlar nasıl eş oluyorlardı, nasıl aile oluyorlardı veya hayatlarını devam ettirmek için para kazanmıyorlar mıydı?
Eski-yeni denklemi kurup eski günler güzellemesi yapmak benim tarzım değil. Modern zamanlara itirazım var, ama buna karşılık geçmiş çağları kutsuyor da değilim. Evvel zamanda yaşıyor olsam, Orta Çağ Avrupası ile de kavgalı olurdum. Daha evvel bir zamanda olsam Roma uygarlığına, Yunan felsefesine, Pers uygarlığına da karşı olurdum. Benim kitapta vurguladığım, insanın Rabb’ine, Rabb’inin kelamına ve Rabb’inin ona bahşetmiş olduğu fıtrata yabancılaşma hali. Hangi zamanda, hangi toplum ve hangi insan Rabb’ine, vahye ve fıtrata yabancılaşmışsa kendi iç sesini işitme ve iç dünyasında huzuru bulma yeteneğini yitirir. Kim ki Rabb’ini bilir, O’nun vahyine yönelir ve fıtrat adlı emaneti bozmadan korur ise, kendi iç sesini işitir ve huzur halini yaşar.
Bunun nasıl başarılacağı ve buna göre nasıl yaşanacağı sorusunun cevabını ise, Peygamber aleyhissalâtu vesselam hayatıyla veriyor bize…
Günümüzde insanlar geçmişte yaşadıkları bazı zorlukları dile getirerek mevcut kötü durumlarını açıklıyorlar. Bu konuyla ilgili çok ciddi bir itirazınız var. Küçükken sevgi görmemiş bir çocuğun büyüyünce gaddar bir anne-baba ya da eş olması doğal değil mi?
Burada, insan ve toplum bilimlerinin büyük bir yanlışı çıkıyor karşımıza. Patoloji içeren, sorunlu insanların hayatlarını inceleyip onların geçmişleri, özellikle de çocukluklarıyla ilgili verileri değerlendirdiklerinde, belli ortak tablolar görüyor; sonra da, şu şu şartlarda yetişen çocuklar büyüdüklerinde şu sorunları yaşar, şu kişilik bozukluğuna duçar olur sonucuna ulaşıyorlar. Doğrusu, sorunlu insanların da işine gelen bir yaklaşım bu. Çünkü nefsi sorumluluktan kurtarıyor, kendimizle ilgili bir yanlışın veya suçun kabahatini başkalarının üstüne atıyor. En başta da annenin, babanın, yakın aile çevresinin…
Hâlbuki daha sonra görülüyor ki, aynı veya benzer şartlarda doğup büyümüş olup hiç de böyle ruhsal arızalara bulaşmamış, kişilik bozukluğuna duçar olmamış insanlar var. Bu gerçek de gösteriyor ki, mesele dış dünyada olup bitmiyor; işin en önemli kısmı dış dünyadan aldığımız uyaranların bizim iç dünyamızda nasıl değerlendirilip yorumlandığında. Bediüzzaman’ın şu harika sözünü hatırlamanın tam sırası: “Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir akıtır.”
Ama kitapta bir taraftan insanın çocukken yaşadıkları onu yaşatanların imtihanı, bizim şimdi yaşadıklarımız ise bizim imtihanımız derken, kitaba ismini veren “oyuncak tamirhanesi” hayalinden söz ettiğiniz yazınızda “çocukken bozulan oyuncağın yerine hemen yenisini alan anne-babanın ileride çocuğun arkadaşlarını, eşini çabucak yenilenebilecek bir şey gibi görmesine yol açar” diyorsunuz. Burayı biraz açmak gerekiyor sanırım.
Açalım elbette. Benim açımdan, ortada ne bir sorun, ne bir çelişki var. Çünkü hayat bir denge üzere yürür daima, denge ise ifrat-tefrit denkleminde ya bir tarafa yahut öbür tarafa savrulmadan yol alabilmeyi gerektirir. Hayatımızın önceki safhalarında, mesela çocukluğumuzda yaşadığımız sorunlar üzerinden bugünümüzü değerlendirmek, dolayısıyla da bir ilahî hediye olarak irademizin rolünü ve gücünü gözardı etmek yanlış. Kabalık ve zulüm timsali Hattab’ın evinden adalet ve incelik timsali Ömer çıkabilmişse; irade çok çok önemli demek ki. Yeter ki vahye, fıtrata ve kendi iç sesimize kulak verebilelim.
Bu, bir evlat olarak bizim anne-babamız ve çevremiz içerisinde kendimize nasıl bakacağımızla ilgili bir mesele. Sorumluluğu dış dünyaya, çevre şartlarına atarak fıtratı, aklı, kalbi ve vicdanı, vahyin iyileştirici gücünü gözardı etme, iradeyi hükümsüzleştirme gibi bir büyük yanlışa karşı uyarıyoruz okuyucuyu... Ama bütün bunlar, öte yandan, bir anne veya baba olarak çocuklarımıza karşı sorumluluğumuzu gözardı etmemizi, “Ben keyfime göre davranırım, aşıp aşmamak onun sorunu” demeyi de gerektirmiyor elbette.
Dolayısıyla kitapta hem geçmişimize bakıp bugünümüze ve kişiliğimize dair bir “sorumluluktan kaçma” tutumuna itiraz yöneltiyor; hem de yaşamış olduğumuz imtihanların benzerini yaşamadan daha hızlı yol alabilmeleri için çocuklarımızın yetişmesinde fıtratın icabına uygun davranma lüzumundan söz ediyoruz.
Kaynak: Moral Dünyası 87. sayı