Nisan 2008 içindeki 39 yayından en yeni 32 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Nisan 2008 içindeki 39 yayından en yeni 32 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

29 04 2008

ATV ve Sabah Grubunun Satışına İlşkin


Akif kardeşimin burada bizimle paylaştığı makaleden en çarpıcı çıkarım "Madem Aydın Doğan yiyor, varsın bir başkası da pastanın ucundan neden sepelenmesin?"


Ben ve benim gibi düşünen bir çok insan malesef bu sorularına yanıt bulmuş değil. Aydın Doğan'ın nasıl ve ne şekilde zengin olduğuda hepimizce malumdur söylemeye bile gerek yoktur...


Olayı başka yerlere çekmeden, sadece bu sorulara cevap arıyor kamu oyu...He bunu Aydın Doğan bu ihaleyi alamadığı için de bu soruları destekliyor olabilir...O olayın çıkar çatışması tarafı.


Böyle durumlarda liberallikten dem vuranlar -ki makale de bunu görmekteyiz- nedense liberalizmi -bir çok şeyi olduğu gibi- işlerine geldiği ölçüde okumaktadırlar.


ŞEFFAFLIK YOKTUR!

BU KREDİLER NASIL VE NE GİBİ GAYELERLE VERİLMİŞTİR?

TEMİNAT OLARAK NE GÖSTERİLMİŞTİR?

DÜNYA BANKACILIK KRİZİ YAŞARKEN VE LİKİDİTE BÜYÜK BİR PROBLEMKEN BİZİM KAMU BANKALARIMIZ NASIL OLDU DA BU KADAR MALİ GERİ DÖNÜŞ RİSKİ FAZLA BİR UYGULAMA İÇİN HAYLİ CÖMERTCE BİR KREDİ AÇABİLMİŞTİR?

DEVLET BURADA 2 DEFA RİSKE GİRMİŞ 750 MİLYON DOLAR RİSK OLARAK 2 'E KATLANMIŞTIR.



Başkalarının yedikleri naneyi ayrıca tartışalım. Şİmdi bunun cevabını istemek bu ülkede yaşayıp vergi ödeyen herkesin hakkı!


Liberalliklten anladığımız nedense, yolsuzluk usulsüzlük, çabuk yoldan para kazanma, devletin kaynaklarını peşkeş çekme oluyor...

Bunu eleştirenlere de "Vay devletçiliği mi savunuyorsun yoksa?" diye uzaylı gözü ile bakılmakta.


Hayır elbette özelleştirilsin. Ama ona buna peşkeş çekilerek değil! Hakkıyla, usulü ve yordamı ile.


Liberaller önce liberalliklerini -yine liberal namusa- sahip çıkarak ortaya koymadıkları ; "aman yeterki özelleşti, sat-kurtul "dedikleri sürece kısır döngüde bir çark olmaya devam edecekler.

Liberalizm=Serbest Piyasa

Liberalizm-I yazımın ardından gelen yorumlar yazının en başında belirttiğim gibi Liberalizm’in bilinmemesinden kaynaklanmakta. Liberalizm ABD’nin resmi ideolojisi değildir aynı bugün ABD’nin Irak’a götürdüğünün demokrasi olmadığı gibi. Ama nedense her sakallıya dede deme alışkanlığımız devam ediyor. Liberalizmle ilgili 2. Yazı olan bu yazı da daha çok piyasa ekonomisi ya da serbest piyasadan bahsedeceğim*.

Öncelikle geçen günlerde gördüğüm bir haberi paylaşayım sizlerle;

“Turkcell’in düzenlediği İşTcell Liderler Konferansı için Türkiye’ye gelen General Electric’in efsane CEO’su Jack Welch’in iş dünyası temsilcileriyle yaptığı toplantıya, İshak Alaton’la yaptığı Adam Smith-Karl Marx tartışması damgasını vurdu. Welch’in bir saate yakın konuştuğu toplantının sorular bölümünde Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı İsak Alaton’un önceden kaydedilmiş sorusu ekranda gösterildi. Alaton, sorusunda petrol fiyatlarının 112 dolarlı rakamlara ulaştığı, petrol üreticisi ülkelere yılda 1.5 trilyon dolar kaynak gittiği ve artan enerji fiyatları nedeniyle gıda fiyatlarının da anormal yükseliş kaydettiğine dikkat çekerek “Bu durum binlerce insanın açlık ve yoksulluk çekmesine ve hatta ölümüne yol açıyor. Serbest piyasa ekonomisi artık işlevini yerine getiremiyor mu? Adam Smith öldü sanırım. Çözüm için insanlığın Karl Marx’ı yeniden keşfetmesi mi gerekiyor. Bunu burada birlikte yapabilir miyiz” sorusunu dile getirdi.
BÜYÜK ALKIŞ • Alaton’un sorusu salonda bulunanlardan yoğun alkış alınca Welch “Sanırım salondakiler sorunun içeriğine değil de akıllıca ve komik olmasına alkış tuttu. Yoksa burada bulunan hiç kimsenin serbest piyasa ekonomisine inançsızlığı olduğunu sanmıyorum” yanıtını verdi. Welch “Kapitalizm eksikliklerine rağmen, mevcut sorunlara ve ihtiyaçlara yine de en iyi cevap veren sistem. Mükemmel çalışmasa da çağın ihtiyaçlarına en iyi çözüm yolları sunuyor. Mutlaka alternatif enerji kaynakları bulunmalı. Yenilebilir enerji kaynaklarının geliştirilmeli ve nükleer enerji konusunda da adımlar atılmalı. Günümüzde herkesin her konuda farklı fikirleri var. Bu da serbest piyasa ekonomisinin kötü yanı denebilir. Yoksa Karl Marx’ı mevcut sorunlara bir çözüm yolu olarak görmenin saçma olduğunu düşünüyorum” dedi.”

Türkiye’nin sayılı iş adamlarından İshak Alaton’un sorusu ya onun serbest piyasayı hiç bilmediği ya da ahbap-çavuş ilişkisi içerisinde zengin olduğu için şuana kadar serbest piyasa ekonomisinden fayda görmediği olabilir. Aynı şekilde diğer iş adamlarının alkışlaması da olayın vehametini gösteriyor. Welch tabi Türkiye’de dönen numaralardan devletin belli kişileri zengin etmesinden habersiz olduğu için soruyu anlayamamış.

Serbest piyasa ekonomisi arz ve talebin birlikte olduğu, tüketicinin egemen olduğu sistemdir. Serbest piyasanın temelleri;

— Özel mülkiyet

— Tercih ve girişim özgürlüğü

—Kişisel çıkarlar “görünmez el”

—Rekabet

—Sınırlı devlet

—Serbest ticaret

Kısaca değinecek olursak sırayla özel mülkiyet; her şeyin başıdır. Size ait olan bir şeyin tasarrufu size aittir. İstersen satarsınız ister saklarsınız. Tercih ve girişim özgürlüğü; Tüketiciler için tercih özgürlüğü yani birçok seçenekten seçim yapmak. Girişim özgürlüğü ise üreticiler için yatırımlarının önünde engel olmaması. Fiyatları arz ve talep belirler. Eğer böyle olmazsa kara borsa olur. Kişisel çıkarlar; İlk kulağınıza geldiğinde kişisel çıkarlar hoş gelmese de kişisel çıkarlar olmadan olmaz. Kasap kişisel çıkarları olduğu için para kazanması gerektiği için size et satar sizi sevdiği için veya faydalı olduğu için değil. Kasap kişisel çıkarını ne kadar çok düşünürse yani ne kadar çok para kazanmak isterse bizler o kadar daha ucuz et yeriz ya da daha lezzetli et yeriz çünkü kasap ya daha ucuza satıp sürümden kazanacaktır ya da daha kaliteli et getirecektir daha çok satmak için. Aynı şey diğer ticaret erbabı için de geçerli. Rekabet koşulu çok önemlidir. Rekabet olmaksızın piyasa sistemi yaşayamaz. Bu yüzden serbest piyasa ekonomisine serbest rekabet sistemi de denir. Rekabet herkesin en iyi becerdiği işi yapmasını ve her üretim faktörünün en çok gerekli olduğu yerde kullanılmasını, yani en etkin kaynak tahsisini sağlayarak ilerleme ve gelişmenin yolunu açar. Herhangi bir kimse veya işletmenin, belirli bir alanda bütün gücü ele geçirerek diğer insanların özgürlüğünü kısıtlamasını önler[i]. Yani Doğan grubu bir tekeldir medya da bunun liberalizmle ya da kapitalizmle alakası yoktur. Sınırlı devlet; Devletin olmayacağı bir sistemi günümüzde düşünmek zor böyle bir örnek yok. Ama bu devletin sınırlarının yetkilerinin sınırlı olmamasını gerektirmez. Devletin görevi bir önceki yazımda da belirttiğim gibi milli savunma, adalet, iç güvenlik gibi piyasanın üretemeyeceği şeyler olmalıdır. Serbest ticaret; ticaretin serbest bir biçimde yani vergilerden muaf gümrük vergilerinin olmadığı bir şekilde devam etmesini ister. Bildiğiniz üzere gümrükler yolsuzluklarla anılmaktadır ve genelde bu tarz yerlerde rüşvet ve rant sürekli olarak devam eder. Serbest ticaret ve Korumacılık birbirinin zıt anlamlısıdır.

Bugün serbest piyasa koşullarına uyulmaması ve korumacı politikalar izlenilmesi büyük problemlere yol açmaktadır. “Tarımda kendini koruyan ve içe kapalı bir politika izleyen AB; artık kimi uzmanlarca dünya tarımındaki bu son krizin nedenlerinden biri olarak da sayılmaktadır[ii].” Bu gibi korumacı politikalar kaynakların israf edilmesine yol açmaktadır.

Karma ekonomi denen yani bazı üreticilerin kamu elinde bazılarının özel mülkiyette olması piyasa gerçeğini değiştirmez. Bizde en fazla ihmal edilen husus sanki kamu kuruluşlarının para kaynağının vergiler olmadığını düşünmektir. Kamu kuruluşları zarar ederse eğer bunu kapatmak için vergi olarak geri döneceklerdir. Vergilerin kimin üzerinde kalacağını ve üretim ve tüketimi nasıl etkileyeceğini, vergi toplayan hükümet değil, pazarın işleyişi belirleyecektir. Sonuçta, kamu işletmelerinin nasıl çalışacağını da hükümet değil, piyasa belirleyecektir[iii].

Bu yazıda serbest piyasa ekonomisini inceledik. Bir sonra ki yazıda Türkiye ve serbest piyasa ekonomisi ve liberalizmi incelemeyi düşünüyorum. Bu yazı ve gelecek yazı da özellikle ekonomi ile ilgilenen arkadaşların katkılarıyla daha faydalı hale geleceğini düşünüyorum.

*Bu yazı da büyük ölçüde LDT’nin düzenlediği Hürriyet Mektebinde alınan notlardan faydalanılmıştır.



[i] Yayla A.,Liberalizm, 2003, s.198-199

[ii] Ağa, http://hurkalem.blogspot.com/2008/04/son-gda-krizi-ve-ab-ekseninde-trkiyenin.html

[iii] Yayla A.,Liberalizm, 2003, s.196



28 04 2008

ATV-Sabah Grubunun Aldığı Devlet Kredisi -2


Akif kardeşim geçen gün ki yazıma bir yorum yapmış;


Bu düşüncelerinin yorumlar bölümünde karambole gitmesindense, burada da vurgulanmasında yarar görmekteyim.


M.Akif diyor ki;


"Türkiye'de bankacılık sisteminin 2001 krizinden sonra çok ileri gittiği açık ve bütün bankalarımızın Avrupa ve Amerika'da bulunan bankaların aksine kar rekorları kırdığını da biliyoruz. Eğer bu kredi normal bir kuruluşa verildiği gibiyse bence hiç bir sıkıntı yok. Zaten bankaların amacı kredi vermek değil midir?Ayrıca Çalık grubunun balkanlarda ve orta asyada önemli yatırımları olduğundan dolayı bu konuda sanki peşkeş çekilmiş havası yaratılması bana çiftetelli medyasının aralarında farklı sesleri istememesini aklıma getiriyor."


--------------------------------
Olayın siyasi boyutunu hadi es geçelim... Yine serbest piyasa ve temel liberal ilkeler dahilinde olayı incelersek;
Eğer bir kamu ihalesi yapıldı ise, ve bu ihale sonucunda kazanan şirkete ihale bedelinin 3/4 üne yakın bir bedel yine bir devlet bankası tarfından kredi olarak verildi ise burada çok çok ciddi bir sorun vardır.

1-Bu krediyi vermeye diğer özel bankalar neden yanaşmamıştır?
2- Bir kamu ihalesi için yine bir kamu bankasını kredi vermesi demek yine LİBERAL ekonomi doktirinine göre devletin iki kat riske girmesidir. Yani 750x2=1.5 milyar doları sırtlanan KAMU (yani devlet bütçesi yani biz!) olmuştur. Bu ne kadar rasyonel bir durumdur?

3- Krediye karşılık bu grubun neyi teminat gösterdiği, bu kredinin alınış koşulları tüm işlemleri şeffaf OLMASI gereken (BU ŞEFFAFLIK DA YİNE LİBERAL EKONOMİ DOKTİRİNLERİNİN OLMAZSA OLMAZIDIR!) kamu bankalarınca niçin açıklanmamıştır?

4- Dünya bankacılık krizleri yaşarken, dünya ile bu kadar iç içe geçmiş bir ekonomi sistemimiz de varken (ki bu ençok dünya da bir kriz varsa ve bunun bize yansıdığı fiyat artışları ile ayan beyan ortada iken) nasıl oldu da böyle yüksek bir miktarda krediyi bu bankalar verebildi? RİSK analizleri yapıldı mı? Yapıldı ise kamu oyuna niçin paylaşılmadı?

KUTÜ’L-AMMARE ZAFERİ nin 92. Yıl Dönümü



Yarın 29 Nisan 2008 ; Dünya tarihinde çok önemli bir zaferin yıl dönümü. Bugüne kadar inglizler ortadoğu'da bir defa yenildiler o da Kutül- Ammare 'de 1916 yılında Osmanlı Ordusuna karşı. Bu zafer yakın tarihimizde Çanakkale'den sonra ikinci büyük zaferimiz olarak kayda geçmiştir.

...Irak Ordusu Komutanı Halil Paşa Kutü’l-Ammare zaferinden sonra 6 ncı Orduya yayınladığı mesajında şöyle demiştir:

“Arslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz.” ...

Daha ayrıntılı bilgi için ; 28 Nisan 2008 tarihli Genelkurmay'ın anma mesajı TIKLAYINIZ>>>

Tarihi bir kez daha okumaya tabi tutmalı ve sahip olduğumuz dinamiklerin farkında olmalıyız. Yaşanan bu zaferin üzerinden henüz 92 yıl geçmişken, ortadoğudaki yerimizi düşünmeliyiz. Kutül Ammare'yi unutmamalı, tarihi tozlu sayfalarına hapsetmemeliyiz. En az Çanakkale Zaferi kadar hatırlamalı ve anmalıyız.

Aziz şehitlerimizi bir kez daha bu vesile ile rahmet ve minnet ile anıyoruz. Onların bıraktıkları mirasa layık olabilmek umudu, ümidi ve isteği ile...

27 04 2008

Dünyanın merkezi Mekke!


Jeoloji uzmanlarının talebi: "Saat ayarlamasında Greenwich değil Mekke ölçü alınsın"

Jeoloji uzmanı bilim adamları, Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen "Dünyanın Merkezi Mekke" adlı konferansta bir araya geldi. Bilim adamları, dünya saat ayarlamasında ölçü alınan ve Greenwich olarak bilinen saat dilimi yerine Mekke saat diliminin ölçü olarak alınmasını talep etti.
Bilindiği gibi Mekke dünyanın merkezi olduğunu savunan teori bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştı. İngiltere Galler Üniversitesi'nden Prof. Dr Zaglul En- Neccar "Mekke’nin meridyen çizgisinde manyetik bir sapma bulunmamakta. Diğer tüm meridyen çizgilerinde manyetik bir sapma var. Greenwich’te batı yönünde 5.8 derecelik manyetik bir sapma olduğu biliniyor”dedi.

"ATV -Sabah Grubunun Aldığı Devlet Kredisi"


Hayli çalkantılı bir konu bildiğiniz üzere. Dünyada bu kadar likidite krizinin olduğu ve fiyat istikrarlarının yerinden oynadığı bir ortam da ATV-Sabah grubunun ihalesini kazanan Çalık grubu nasıl oldu da 1,1 milyar dolarlık ihale bedelinin 750 milyon dolarını iki devlet bankasından kredi olarak alabildi?



Bu kredi nasıl ve hangi şartlarda verildi?

Kamu bankaları , dünya bankacılık krizleri ile boğuşur; bizden kat kat büyük finansal aktörler milyar dolarlar ile zararlar açıklar iken, bu kaynağı nereden buldu?

Kimseler kusura bakmasın mızrak çuvala sığmıyor. İnsanın gözüne gözüne batıyor! Ortalık çok kötü kokuyor!

27 Nisan E-Muhtırasının 1. Sene-i Devriyesinde...


E-Devlet olma yolunda hızla ilerlerken, bütün "geleneklerimizi" de bu elektronikleşmeye ayak uydurmamızda hayli özgün bir durum.


Söylenecek çok bir şey de yok. Hafızalarda neler oldu neler bitti herşey taze...

Hafıza-i beşer malumunuz....Unutabiliyor insan... Bugün 27 Nisan, bir başka duygularla doluyor insan.


Balans ayarları, manevralar, 367 üzerine hukuk soslu bir kelime bir işlem (yarı sosyolojik ama bol matematik) zihinsel pratikleri...%53>%47 'den önermesinin doğruluğunu ispatlayamama... Yaz ortasında kömür dağıtma (Bayram değil seyran değil eniştemin busesi ne arıyor yanağımda?)... Amma karıştı memleket bu kadar kaos bize fazla (!)


Son tahlilde demokrasiyi de hukuku da birer matemetiksel işlem aritmatiği gibi görüp olayın "kültür" boyutunu ıskalamak, yahut görmemek (görmezden gelmek de olabilir)...



Seçimde kim kimi seçsin? Halk mı meclisi? Meclis mi halkı? Yoksa birileri çıksın her ikisinide mi seçsin? Olmadı okyanus ötesinden bir fırtına essin mi?



Unutmadan "Demokrasi halka emanet edilemeyecek kadar önemli bir ŞEY midir?"

24 04 2008

CHP'nin Yeni Afişi

Chp'nin 32. olağan kurultayı öncesi astırdığı afişler dikkatlerinizden kaçmamıştır.Afişlerin çoğunda tasavvufi ve dini söylemler ön planda,fonda ise lider Deniz Baykal...Bunların arasında bana en ilginç gelen afiş ise yukarıda ki.''Çekil aradan...DİN de bizim,DEVLET de bizim,MİLLET de bizim!''Ama Chp'nin gözden kaçırdığı bir nokta var ki yukarı da büyük harflerle yazdığım kelimelerin hiçbiri Chp'nin tekelinde değil,daha doğrusu olmaması lazım.Aslında devlet Chp'nin orada bi sıkıntı yok.Çünkü bürokratik devlet refleksi hep Chp'nin sesi olmuştur ama din ve millete geldiğimiz zaman birkaç dakika düşünmemiz gerekecek...Özellikle din meselesinde Chp din de bizim derken bir tekelcilik örneği sergiliyor,ben bunu kimseyle paylaşmam diye.Ancak sürekli eleştiri konusu yaptığı dini siyasete alet etme hatasına kendisi düşüyor.Bir de Chp'nin din derken kastettiği şeyi açıklaması lazım,kendi inandığı İslam mı yoksa gerçek İslam mı?Biliyorsunuz başörtüsü sürecinde Baykal,Diyanet İşleri başkanlığının açıklamasına rağmen başörtüsünün islami bir kural olmadığını bin dereden su getirerek kürsüden haykırmış,Emevi-arap kıyafeti olarak tabir etmişti.Zaten din,Chp'nin genelde böyle seçim ve kurultay süreçlerinde aklına gelmiyor mu?Millet meselesine gelince de Chp'nin milleti ne derece yansıttığı su götürür çünkü Dsp yi çıkarınca oyları ancak %19-20 civarında.Yani millet de benim derken durup biraz düşünmesi lazım.Burada biraz karşı gerçeklik yaparsak eğer bu afişi AKP hazırlasaydı ne olurdu?Bir kere kesin medyada kıyamet kopar din siyasete alet ediliyor,AKP ye haddi bildirilsin,hatta ordu göreve bile denirdi.Kapatma davasının sebeplerinden biri olarak kabul edileceğini sölememe gerek yok herhalde.Ama nedense bunu Chp yapınca kimsenin sesi çıkmıyor ve mübah görülüyor ne kadar tuhaf bir ülke burası değil mi?

23 04 2008

Hakan Şükür’den tribünlere Kutlu Doğum çağrısı



Galatasaray Kaptanı Hakan Şükür, Fenerbahçe derbisinin Kutlu Doğum Haftası’na denk geldiğini belirterek, "Sokaklara hákim olan bayram havası tribünlere de sirayet etmeli. Allah kime nasip ettiyse o kazansın" dedi.ALİ Sami Yen Stadı’nda, Fenerbahçe ile 27 Nisan’da oynayacakları büyük derbi öncesi, Galatasaray’ın kaptanı Hakan Şükür, Zaman Gazetesi’ne bir demeç verdi. Demecinde Şükür, Türkiye Diyanet Vakfı’nca tertip edilen Kutlu Doğum Haftası’ndaki kutlamaların gayesinin, milli birlik ve bütünlüğü sağlamak, hoşgörüyü toplumun her kesimine yaymak olduğunu belirtti. Oynanacak derbinin de böylesi önemli bir haftaya yakışır tutum içinde geçmesi gerektiğini belirten Şükür, şunları söyledi:PEYGAMBERE LAYIK OLALIM "Dünyanın sayılı derbileri arasında gösterilen bu maçlarda, alınan tüm önlemlere rağmen her sezon mutlaka bir tatsızlık yaşanıyor. Bıçakların, satırların, küfürlerin ürpertisi, tribünlerin masum insanlarını endişeye sevk ediyor. Futbolda alınan sonuçlar, kimilerine göre önemli, kimilerine göre hayati önem taşıyabilir. Fakat biz öyle güzel bir haftanın içinde bulunuyoruz ki, kıymetini bilmek durumundayız. ’Kutlu Doğum Haftası’ içindeyiz ve Peygamberimiz’e layık olmalıyız. Çocuklarımızı, gençlerimizi Peygamberimiz’in hoşgörüsü etrafında hayata hazırlamalı, yaşantılarımızı ona göre şekillendirmeliyiz. Herkesin bu maçta, içinde bulunulan haftanın atmosferi içinde hareket etmesini temenni ediyorum. Dostça ve centilmence mücadele etmeliyiz. Herkes dürüstçe elinden geleni yapmalı. Allah kime nasip ederse o kazansın."


Hürriyet-23 Nisan 2008

22 04 2008

Bir Mektup

Bir mektup gördüm Referans Gazetesinde çok çarpıcı geldi.

Eyüp Can'ın köşe yazısı;



İş dünyasında bazı insanlar vardır, az ve öz konuşur.
Ama konuşunca tam konuşur.
Kimi zaman çaresizlikten konuşur, kimi zaman çare bulmak ya da bizatihi çare olmak için.
15 yıldır yakından tanıdığım İshak Alaton böyle biri.
Geçen hafta Referans'ta çıkan sevgili Osman Öndeş'in "Sammy Ofer İngiltere'de Milli Denizcilik Müzesi'nin restorasyonu için 45 milyon dolar bağış yaptı" haberi ve enfes portre denemesi üzerine şahsi bir mektup gönderdi.
Kişisel mektupları köşemde basmak adetim değil.
Fakat İshak Bey'in çaresizlikten çare üretme bilgeliği ve "yeter artık uyanın" şeklinde özetleyebileceğim dokunaklı ve samimi haykırışını sizlerle paylaşmazsam büyük haksızlık etmiş olacağım.
Antisemitizmden yabancı sermaye düşmanlığına, tarihten günümüze konu çok hassas.
Haykırışı "aklı ve vicdanı" olan herkese.
Yüreği seksen küsur yıllık acı deneyimlerine rağmen hala çaresizlikten çare üretmek için çarpan bir bilge iş adamının alabildiğine şiirsel mektubunu takdimimdir.
"Sevgili Kardeşim Eyüp,
Geçenlerde, Tophane'deki Modern Müze'yi gezdim.
Yoruldum.
Pencere kenarından rıhtıma baktım ve düşündüm. Gümrük antrepoları ve döküntü binaların sıralandığı rıhtım boyu, içler acısı bir durumda...
Deniz kenarı, şehre ve insanlara küsmüş...
Şehrin merkezi ama, bürokrasi işgalinde... İnsanları dışlamış...
Beş altı yıl oluyor, Sammy Ofer isimli bir adam, bizim Mehmet Kutman ile bir olup, buraya milyar dolarlık bir yatırım yapacaktı...
Rıhtım canlanacak, yabancı bandıralı gemiler binlerce turist getirecek, Kapalıçarşı pazar günleri bile açık tutulup, ekonomiye katkı sağlayacaktı.
Olmadı.
Medya ile bürokrasi el ele verdiler, bu projeyi önlediler.
Neden?
Ofer Yahudi! Olmaz!
Yahudi'ye mi yedireceğiz burayı?
Aradan yıllar geçti. Mezbelelik, perişanlık aynen devam eder. Kaderimiz herhalde...
Bugün, Referans'ta Osman Öndeş 'in yazısını okudum.
Londra'daki müzeye Ofer 'in verdiği 45 milyon dolarlık bağışı da okudum.
Aklıma Gülbenkyan geldi. Petrol zengini....
Hani kırklı yıllarda Istanbul'da bir müze yapmaya kalkışmıştı. Türkiye'de doğmuş da, hala memleketini severmiş... 1915'lere rağmen sevgisi azalmamışmış..
Akılsız adam!
Ankara'daki ''vatanseverler'' adamı sopa ile kovaladılar...
Ermeni ya... Olmaz... Doğuştan mundar...
O da gitti Lizbon'da müzeyi inşa ettirdi.
Türkiye kaybetti, Portekiz muhteşem bir eser kazandı.
Geçenlerde, basında, arka sayfalarda tek sütun ufacık bir haber vardı.
Anayasa Mahkemesi, yabancılara gayrimenkul satışını durdurmuş, yasaklamış...
Yaşasın! Memleket işgalden kurtuldu...
Fakirliğe ve akılsızlığa devam...
Bu paranoya, bu yabancı düşmanlığı, bu gayrimüslim düşmanlığı, bu antisemitizm burada devam ettikçe, bizler bu vasatlığa mahkum insanlar olarak, hayatın kıyısında bir yerlerde kalakalırız.
Arada bir, bu topluma ayna tutup, bu önyargıların bedelini hatırlatmanızda yarar var derim.
Sevgilerimle, Ishak Alaton"


Yorumsuz...

Radikal Gazetesi'nin bugün ki haberini yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istedim. Buyrun;
"İzin gününde kahveye gitmedi diye işten atıldı
Polis Ercan Elmastaş görev yeri Tunceli'de, izin gününde, sol bir kuruşulun düzenlediği 'Anayasa' konulu yasal panele katılınca meslekten atıldı. Soruşturma dosyasına göre Elmastaş, 'sosyal etkinlik olsun' diye panele katıldığını beyan etse de, sinema ve kafeler varken, inandırıcı bulunmamış', üstelik 'konuşmacıları dikkatlice dinleyip alkışlamış'tı. Ercan Elmastaş, mesleğinin dördüncü yılında Tunceli İl Emniyet Müdürlüğü Personel Şube Müdürlüğü'ne atanıp İstanbul'dan bu kente gitti. İzin gününde, Haklar ve Özgürlükler Cephesi (HÖC) adlı sol kuruluşun 11 Kasım 2007'de Tunceli Belediye Konferans Salonu'nda organize ettiği 'Anayasa' konulu panele dinleyici olarak katıldı. Yasal çerçevede düzenlenen panelde avukat Selçuk Kozağaçlı, DTP İl Başkanı Murat Bayrak ve HÖC Temsilcisi Murat Polat ile Emek Partisi İl Başkanı Hüseyin Tunç birer konuşma yaptı.

'Sinemaya gitseydin'
Soruşturma dosyasındaki ifadesine göre 26 yaşındaki Elmastaş, salonun girişinde polislerce güvenlik sağlandığı için yasal bir etkinlik olduğunu düşünüp gitti. Üzeri aranıp içeri girdi. Elmastaş, ifadesinde 'Tunceli'ye yeni gelmesinden dolayı arkadaşı olmadığından sosyal etkinlik olsun diye panele katıldığını beyan etse de sinema ve çok sayıda kafe mevcutken bunun inandırıcı olmadığı" düşünülmüştü. Çünkü emniyetin iddiasına göre, HÖC'ün yasadışı Devrimci Halk Kurtuluş Partisi / Cephesi (DHKP/C) ile düşünsel birlikteliği vardı.

'Bir de alkışlamışsın!'
Güvenlik Şube Müdürlüğü'nün salondaki video kaydına göre; Elmastaş, 'kapı arama görevi yürüten polis memurlarına sorarak bilgi alabileceği halde polis olduğunu söylemeden bir vatandaş gibi panele katıldığı ve paneli dikkatlice dinlediği' görülmüş, bu da yetmezmiş gibi, polis S. E.'nin ifadesine göre, konuşmacıları alkışlamıştı. Tanık S. E., Elmastaş'ı paneli dinlerken 'Amir çağırıyor' diye dışarıya davet etmiş, Elmastaş da salondan ayrılmıştı. Elmastaş, paneli düzenleyenleri tanımadığını, konuşmacıları herkes alkışladığı için alkışladığını söylese de, görüntülere göre, bir buçuk saat paneli izlediği saptanmıştı. Tunceli Valiliği İl Polis Disiplin Kurulu, polis Elmastaş'a, 'Sendikaların ve üyesi bulunmadıkları derneklerin yapacakları bilimsel, kültürel, teknik içerik taşımayan açık veya kapalı yer toplantılarına veya gösteri yürüyüşlerine görevli olmaksızın katılmak'tan 6 Aralık 2007'de meslekten men cezası verdi. Ve karar, Genel Müdür Oğuz Kağan Köksal başkanlığında 28 Şubat'ta toplanan Emniyet Genel Müdürlüğü Yüksek Disiplin Kurulu'nca da onaylandı. "

Biyoyakıt yeni bir sömürü mü?

Karbon temelli yakıtların dünyadaki rezerv miktarları modern insanca sömürüle dursun, son yıllarda ekolojik hareketlerce desteklenen biyoyakıt projeleri kafalarda soru işareti uyandırmaya devam ediyor anlaşılan. "Devlet-i Muazzama"ların bu işe aşk ve şevk ile girmelerinde bir çapanoğlu mu var?
Tam da ekolojik toplum anlayışı ile birlikte 20.yy. da çevresi ve doğası ile küsen, çatışan insanın hatasını anlayıp "hidayete erdiğini" düşünüyorduk...
Oysa gıda israfının ve gelir adaletsizliğinin dünyada gün geçtikçe arttığı bir ortamda, Peru Cumhurbaşkanı Alan Garcia ve Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales 'nın yaptıkları uyarılar bu konuda yeni bir zihinsel pratik yapılmasını zorunlu kılıyor...
BBC'nin haberine göre ;
"...New York'ta Birleşmiş Milletler oturumunda konuşan Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales, biyoyakıt üretiminin dünyanın en yoksul insanlarına zarar verdiğini söyledi.

Peru Cumhurbaşkanı Alan Garcia ise tarım alanlarının biyoyakıt üretimi için kullanılmasının yoksulların gıda bulmalarını zorlaştırdığını belirtti..."

20 04 2008

Darbe yapmanın kuralı varMIŞ (!)


Son günlerde Taraf gazetesinin başlattığı ; Anayasa Mahkemesindeki 367 kararına ilişkin iddialara 10 gün geçtikten sonra yalanlama geldi, konun taraflarından.

Gelen yanıtlardan Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Karahanoğlu'nun yanıtı manidar...

"Bir kuvvet komutanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı veya bir üyeyi arayıp, ‘şu kararı almazsanız, darbe yapacağız’ der mi? Bunun akla sığan bir tarafı var mı? Mantıklı bir yönü var mı? Olacak iş mi? Ayrıca öyle haber verilerek darbe mi yapılır? Darbe yapmanın da kuralları vardır, gizliliği vardır. Bu bile düşünülse, iddiaların saçma olduğu anlaşılır.”


Bir CHP klasiği....

Yorumsuz paylaşalım haberi sizlerle...
Bıraktım kongreyi, olağan üstüsünü olağınını falan...
"Dayanışma Yemeği"nin böylesini görmemiştik...


"Muğla'nın Milas ilçesinde CHP'nin dayanışma yemeğinde çıkan kavgada 3 kişinin darbedildiği belirtildi.CHP Milas İlçe Başkanlığı tarafından Milas Belediye Evlendirme Salonu'nda düzenlenen dayanışma ve kaynaşma yemeğinde, henüz belirlenemeyen nedenle kavga çıktı.Polis ekiplerinin müdahalesiyle güçlükle sona erdirilen kavgada 3 kişinin darbedildiği kaydedildi."


Haberin tamamı için tıklayınız >>>

İki Ertuğrul Özkök

Bu tarihi bir buluşma. Ben fazla konuşmayacağım. Birbirlerini 27 yıldır görmeyen iki adaşa bırakacağım yerimi. Oturup konuşsunlar, neden bunca yıldır kavgalılar, küsler oturup anlaşsınlar diye. Bir tarafta hepinizin çok yakından tanıdığı memleketin kendisiyle sabır sınavından geçtiği Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök. Öteki tarafta ise daha az tanınan 1980 sonrasında Aydın Doğan’ın desteğiyle Ecevit öncülüğünde çıkarılan Arayış dergisinin Ecevit’e yayın yasağı geldikten sonra başyazıları yazan genç ve sivil Ertuğrul Özkök.
Biri Ak Parti kapatma davasına karşı Avrupa’dan yükselen itirazlara karşı ulusal bağımsızlık savaşı veriyor havasında. Diğeri 1980 darbesine ve parti kapatmalara karşı Avrupa’dan gelen itirazları ‘içişlerimize müdahale’ olarak gören çevrelere karşı demokrasi savaşı vermekte.
Yani aralarında çok ciddi sorunlar var. Oturup baş başa uzun uzun konuşmalılar.Zaman ve mekân gibi ben de aradan çekiliyorum Tamamen gerçek olan iki Ertuğrul Özkök’ün tartışmasıyla sizi baş başa bırakıyorum.

- Merhaba Küçük Ertuğrul

- Oo bayağı yaşlanmışız, saçlar dökülmüş Büyük Ertuğrul.

- Zaman hepimizi çok değiştirdi. Arşivler olmasa bir geçmişimiz olduğunu kim hatırlar?

- E ne diyorsunuz siz Hürriyet’te Avrupa Konseyi’nin, AB yetkililerinin AKP’yi kapatma davası karşısındaki açıklamalarına.

- “Bu fütursuzluk beni bile çileden çıkarıyor. Bazı Batılı kurumların bu fütursuz tehditleri, benim gibi Avrupa Birliği üyeliğine inancı tam olan insanlarda bile tiksinti yaratmaya başladı. Duygularımla konuşmam gerekirse şunu itiraf etmeliyim. Bu sözler hem sinirimi bozuyor, hem ağırıma gidiyor.” (Ertuğrul Özkök - 8 Nisan 2008 / Hürriyet)

- Yapma böyle ama. “Ancak basit bir mantık, Türkiye’de olup bitenler Avrupa’yı neden ilgilendirsin deyip, Avrupa Konseyi’nde alınan bu kararı, gelip giden Batılı heyetlerin ziyaretlerini Türkiye’nin iç işlerine müdahale olarak değerlendirebilir. Batıyla ilişkilerimize geleneksel yerimizi sürdürmek istiyorsak, bunun gereklerinin başında demokratik bir ülke olmak geliyor. Batı ülkelerinin bu yoldaki girişimlerini gereksiz bir sinirlikle karşılamayalım.” (Ertuğrul Özkök - 17 Ekim 1981 /Arayış)

- Neyse. “Bu işin suyu çıkmaya başladı. Türkiye, Avrupa Birliği üyesi olacaksa, elbette oradan gelecek görüşleri dinlemeliyiz. Ama bu görüşler, iktidardaki partinin arzusuyla ağır bir tehdide dönüştüğü zaman, emin olun tam aksi sonuçlara yol açabilir. Ama emin olunuz, dışarıdan gelen baskılar böyle haysiyet çizgisinin altına inmeye başladığı zaman, AKP’liler en azından bu konuda doğal müttefiklerini de kaybediyorlar.” (Ertuğrul Özkök - 17 Nisan 2008 / Hürriyet)

- “İçerde her konuya dar görüşle yaklaşıp Avrupa ülkelerinin her isteğinde bir ‘içişlerine karışma’, ya da ‘şımarıklık’ arayanların baskılarına karşı Türkiye Avrupa’da kaldı. Son gelişmelerden sonra Batıya düşman kesilenlerin dediği gibi birbiri ardına ülkemize gelen Batılılar birer müfettiş mi Nazi ve Faşist hareketleri, aynı acılara katlanmak istemeyen Avrupa’yı duyarlı hale getirmiştir. İşte bu duyarlılık ‘Avrupa bilincini’, ‘temel hak ve özgürlüklere saygı bilinciyle’ özdeş kılmıştır. Avrupalı dostlarımızın bu konulardaki duyarlılıklarını ‘müfettiş’ ve ‘içişlerine karışmak’ gibi kavramlarla suçlamadan önce bu tarih bilincinin anlamını görmek gereklidir. Avrupalılık bilincinin özündeki bu düşünce dikkate alındığında Avrupa Konseyi’nin Türkiye ile ilgili kararının garipsenmemesi gerektiği anlaşılır.” (Ertuğrul Özkök - 8 Şubat 1982 / Arayış)

- Ayrıca “Avrupa Konseyi her şeyden önce... kesintiye uğrayan demokratik yaşamın vazgeçilmez kurumlarının ileride alacağı biçimle yakından ilgilenmektedir. Nitekim Avrupa Konseyi Genel Kurulu’nda kabul edilen bir değişiklikle Steiner Raporu’na eklenen bir madde bu ilginin somut bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Rapora eklenen maddeye göre ‘Kapatılan siyasi partilerin temsilcileri veya üyeleri olan kişilerin gelecek meclis seçimlerinde aday olma haklarını ellerinden alınmamalıdır’.” (Ertuğrul Özkök - 8 Şubat 1982 / Arayış)

- İnanamıyorum sana. Ne kadar safsın böyle. “Hakikaten merak ediyorum. ‘Kimmiş Avrupa’dan Anayasa Mahkemesi’ne karşı böyle bir bildiri yayınlamasını isteyen?’ Gerçekten öğrenmek istiyorum. Neden mi? Yüzüne bakıp birkaç kelam etmek için. Eğer yaptığı şeyden utanmıyorsa, ortaya çıkıp, ‘Evet arkadaş ben istedim’ demeli. Ortaya çıkıp söylemezse, o zaman anlayacağız ki, kendisi de ‘yediği haltın’ farkında ve utancından saklanıyor. Birisi veya birileri Avrupa’ya koşuyor, utanmadan sıkılmadan, ‘Ülkem hakkında bildiri yayınlayın. Parti kapatılırsa, ilişkileri askıya alacağız deyin’ diye lobi yapıyor.” (Ertuğrul Özkök - 17 Nisan 2008 / Hürriyet)

- Öyle anlaşılıyor ki senin kimyan bozulmuş. Anlaşmamız mümkün değil. Zaten “Türkiye sadece kendisinin değil Batı’nın kimyasını da bozmaya başladı. Batı’nın ciddi kurumları, ciddi yayın kuruluşları, AKP’yi kapattırmak için uğraşıyor. Bakın şu üç-dört gün içinde ciddi sandığım bazı gazete ve dergilerde ne saçmalıklar yapıldı. Açık açık ABD hükümetinden Türkiye üzerinde baskı yapmasını, AKP kapatılırsa ilişkileri bitireceğini ilan etmesini istiyorlar. Bizim, Amerikan Anayasa Mahkemesi’nin aldığı veya alacağı kararlarla ilgili böyle bir tehdide hakkımız var mı?” (Ertuğrul Özkök - 8 Nisan 2008 / Hürriyet)

- Ben de seni tanıyamıyorum gerçekten. 27 yılda ne hale gelmişsin. “Batılı gazetecilerin bu konularla ilgilenmesi Türkiye hakkında olumsuz önyargılara bağlamak istiyorsun. Öte yandan Batı’nın Türkiye ile bu denli ilgilenmesi, O’nu bu topluluğun bir parçası olarak kabul ettiğinin de bir göstergesidir.” Ama bu içişlerimize karışma fobisine ne demeli. “Bu konsey kararlarını etkilemeye dönük bir taktik değilse, Avrupa Türkiye ilişkilerinin geleceğine soğukkanlı bakmayan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu arada içişlerine karışma fobisinin boyut kazanarak gerek Avrupa gerekse Türkiye açısından olumlu sayılmayacak gelişmeler yol açabilir.” (Ertuğrul Özkök - 17 Ekim 1981 / Arayış)

Yıldıray Oğur/Taraf

Hassan NASRALLAH Arap Dünyası'nın En Sevilen Lideri

Arap dünyasına yönelik yapılan son araştırmada en sevilen kişinin Hizbullah lideri Hassan NASRALLAH olduğu ortaya çıktı.
Jarusalem POST'un haberine göre Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Fas, Lübnan ve birleşik Arap Emirlikleri'nde yapılan ve 4000 kişinin katıldığı ankette Arap dünyasında en sevilen üç lider sırasıyla ; Hassan NASRALLAH, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad .
2006 'daki 33 gün savaşlarından sonra gittikçe artan bir popüleriteye sahip Nasrallah. Kaldı ki sözüne güvenilecek ve yapamayacağı şeyi bugüne kadar vaadetmemiş biri olarak tanınmakta.
Türkiye'den bakınca Hizbullah adı hayli yanlış anlaşılmakta hala... Bir terör örgütü olarak algılanabilmekte. Türkiye'de sapıkca cinayetler işleyen bir örgüt ile bu ismin özdeşleştirilebilmesi de ayrı bir trajedi.
Öte yandan ilk defa ortadoğuda bir devlet başkanı olmayan birinin bu kadar popüler olması kayda geçmesi gereken bir şey. Devletlerin otoritelerinin ve "büyüklüklerinin" gittikçe azaldığı; öte yandan daha esnek hareket edebilen Hizbullah benzeri yerel direniş örgütlerinin halklar nezlinde daha da irtibar kazanması yoruma açık bir durum. Arap liderler kendi ülkelerindeki ve dünyadaki konumlarını bir kez daha düşünmeli bence...

19 04 2008

Üniversiteli Kadınlar Derneği Toplantısı

İnternette dolaşırken bir videoyla karşılaştım.Üniversiteli kadınlar derneğinin toplantısında çekilmiş bir video.Kulaklarıma inanamadım.Tahammülsüzlüğün,hırçınlığın,saygısızlığın nasıl sergilendiğini sizlerle paylaşmak istedim.Karşısındaki insanları anlamak için en ufak bir çaba harcamayan,insanları tercihleri dolayısıyla hor gören bu insanların çağdaşlığını(!)sizlere havale ediyorum.Yazık çok yazık..uzlaşma uzlaşma diye ortada gezinenler diğer insanların yaşam tercihlerine saygı gösteremeyenlere ne diyecekler bakalım!!!Kim uzlaşmıyor,kim saygısızlık ediyor!!!Halbuki ezan ve kur'an bizler için ne kutsal değerlerdi.Biz ki daha yüz yıl bile olmadı kanımızı son damlasına kadar dökmeye azmetmiştik bu değerler için.Amaç tekti bayrak dalgalansın,ezan ve kur'an bu topraklarda hiç susmasın.Şimdi bakıyorum da heyhat o milli ruhun yüzüne tükürüyor insanlar bu mukaddeslerle oynayarak..Ve gözlerini dikmişler ufukta tek bir amaç var muhtarlık seçimleri.Bu da onların ufkunun genişliğini gösteriyor zannımca.Bu insanları vicdanlarınıza havale ediyorum...Videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz

301. madde-II

Yavuz Donat'ın bugün yazdığı yazıda 301. maddenin geçmişi ile ilgili bir fıkra geçiyor;

Kapak" aynen şöyle:
Doç. Dr. Türkan Yalçın Sancar.
"Türklüğü, Cumhuriyeti, Meclisi, Hükümeti, Adliyeyi, Devletin Askeri ve Emniyet Muhafaza Kuvvetlerini."
ALENEN TAHKİR VE TEZYİF SUÇLARI
(TCK.m.159/1YTCK 301/12)
Kitabın 246'ncı sayfasında "eski bir dava" anlatılıyor.
Özetleyelim.
Dönem "Kenan Evren dönemi."
Bir "yazı" yazılıyor.
Yazı "bir fıkrayla" bitiyor.
Ve yazar kendini birden "askeri kuvvetleri alenen tahkir ve tezyiften" askeri mahkemede buluyor.
"Fıkra" ya gelince...
Bir gün Pinochet'ye sormuşlar:
- Efendim sizce turşu mu kurmak daha zor, cunta mı?
- Turşu kurmak daha zor.
- Efendim nasıl olur?
İhtilal lideri Pinochet'nin yanıtı:
- En güzel turşu hıyarla kurulur... Bunun için çok hıyar ister... Ama cunta kurmak için 35 hıyar yeter.
"Dava" uzun.
Biz "Askeri Yargıtay'ın" kararı ile konuyu noktalayalım. (Ask.
Yarg.5 D.18.4.1984223/200)
(Bakınız-Askeri YKD.S-3.Haziran 1985.s 180181)
İşte karar:
"Değişik konulardan bahseden dava konusu yazının son bölümünde Şili diktatörü Pinochet ile ilgili fıkrada anlatılan hususların, Türkiye'de askeri kuvvetlere matuf olduğuna dair tereddüt edilmeyecek derecede karine bulunmamaktadır.
Milli
Güvenlik Konseyi TC devletini uçurumdan kurtarmak, anarşi ve terörü temizlemek, huzur ve güven ortamını sağlamak ve demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak amacıyla, devlet idaresine el koymuştur. (12 Eylül 1980)
Gerek Türk halkı, gerekse yabancı ülkeler tarafından 12 Eylül 1980 harekatı, derin bir sevgi ve takdir görmüştür.
Türkiye'de hiçbir zaman askeri kuvvetler hakkında cunta kelimesi kullanılmamıştır.
Dava konusu yazıda gerek kasıt, gerekse matufiyet yönünden..........suç unsuru görülmemiştir."
Şimdi isteyen, istediği yorumu yapsın.
İsteyen de kendi kendine sorsun...
"Askeri Yargıtay, özgürlüklerin alanını genişletme bakımından, sivillerden daha ileride" diye."


Benim aklım turşu meselesinde kaldı onu okuyunca aklıma William Hale/Türk Dış Politikası adlı kitapta geçen bir bölüm aklıma geldi;

"İkinci dünya savaşından bu yana üç defa askeri darbe olduğu halde, ordu hala Türk toplumunda muazzam bir saygı görmektedir. Ayrıca soğuk savaş bittiği halde tüm genç erkeklerin gittiği ve hala 18 ay süren bedelsiz askerlik süresi hakkında bir şikayet duymak mümkün değildir. Askeri bütçe meclisten oy birliğiyle geçer. Türkiye, Yunanistan hariç tüm NATO ülkelerinden daha fazla olmak kaydıyle, GSMH'sının yaklaşık yüzde 4'ünü savunmaya harcamaktadır."

17 04 2008

301. madde

Ahmet Hakan iki cami arasında kalmış beynamaz gibi olsada. Bugün yazdığı yazıda 12'den vurmuş. 301. maddeyi memleket için hayat-memat meselesi yapanlara çok güzel bir cevap olmuş. Bu arada 301. madde yaklaşık 2 aydır her hafta değiştiriliyordu ama bir türlü değiştirilmedi. Hükümet hem kapatma davası üzerine AB yolunda olduğunu göstermek için hem de AB'den ağır abi Barroso geliyor diye göz boyamak için geçen hafta içi ani bir teklifle bu madde de değişiklik teklif etti. Ama hesaba katmadıkları bir şey vardı. Meclis Başkanı Çin'deydi yerine Chp milletvekili Güldal Mumcu başkanlık ediyordu ve tasarının gündeme gelmesi için Meclis Başkanın imzası gerekiyordu. Chp'nin AB'ye üyelik diye bir derdi olmadığı için ve aman memleket için bir şey yapmış oluruz diyerekten imza atılmadı. Klasik bir Chp muhallefeti yani askerden, anayasa mahkemesinden ya da bürokratik düzenden fayda ummak. Neyse çok şükür Köksal Toptan Çin'den geldide gerekli imza atıldı.
Şimdi Ahmet Hakan'ın 301. madde ile ilgili yazısına geçelim;

"

Türklüğe hakaret

KAFAYI yemiş onlarca yazar, "Hadi arkadaşlar! Şu Türklüğe şöyle ağız dolusu bir sövelim... Hakaretler yağdıralım" falan diyerek bir araya gelse...

Ve bu kafayı yemiş yazarlar, sırf Türklüğe hakaret etmek maksadıyla onlarca kitap yazsa...

Yine de...

"İtalyan barış kızı"nın...

Önce ırzına geçen...

Sonra da öldüren...

Ve Türkiye’yi, "Gelinlik giymiş bir kadının ırzına geçilmeden ve öldürülmeden Gebze’den ötesine geçemeyeceği bir ülke" olarak hafızalara nakşeden...

O aşağılık herifin Türklüğe ettiği hakaretin yanına bile yaklaşamaz...

Yani...

"Türklüğe hakaret" konusunda üst düzey duyarlılık sergileyen MHP’nin daha yapacak çok işi var...

* * *

"Çaplı"
ya da "çapsız" herhangi bir yazar...

Yazdığı kitapta Türklüğe hakaret etse...

Ya da ağız dolusu bir güzel sövse...

Yine de...

"Şu çılgın Türkler, 2008 yılında bile, yazarlarını yazdıkları kitaplar nedeniyle yargılıyor, ceza veriyor ve hapis yatırıyorlar" cümlesindeki...

Türklüğe hakaretin yanına bile yaklaşamaz...

Yani...

301. madde ile ilgili düzenlemeyi Meclis’e sevk etmekten imtina eden...

Üstelik fikirleri nedeniyle katledilmiş bir yazarın eşi olan...

CHP’li Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu’nun, göstermesi gereken daha çok direnç noktası bulunmakta...

* * *

Ulusalcıların hışmına uğrayıp "dikkat çekme"nin tadına varmak isteyen kifayetsiz muhteris bir yazarımız, yazdığı son kitabında Kerinçsiz gibilerin dava açmasına olanak sağlayacak türden bir kıtır atsa...

Yani...

Türklüğe şöyle bir giydirse...

Malatya’da İncil okuyup dağıtan insanları bıçakla keserek öldüren soğukkanlı katillerin...

Ya da Trabzon’da bir rahibe kurşun yağdıran "milliyetçi gazlama Türk dizileri"nin etkisindeki küçük katilin...

Türklüğe ettiği hakaretin yanına bile yaklaşamaz...

Yani...

301’e biraz mahcup bir şekilde sahip çıkmaya çalışan sosyal demokrat partimiz CHP’nin etkili ve yetkili isimlerinin daha yapacak çok işleri var...

* * *

Yazdığı metinde...

Türklüğe hakaret etmediği halde...

"Türklüğe hakaret etti" diye yargılanan...

Türklüğe hakaret etmediği halde...

"Türklüğe hakaret etti" diye ceza verilen...

Hrant Dink isimli...

Türkiye’nin en yerli ve en baba adamını, kafası dumanlı bir yeniyetmeye vurdurtanların...

Türklüğe yaşattıkları utancın...

Ve Türklüğe ettikleri hakaretin yanına...

Hiçbir yazar, hiçbir satırıyla yaklaşamaz bile...

Yani...

Milliyetçi partimiz MHP’nin, Türklüğün şanını korumak için atması gereken çok adım, hazırlaması gereken çok afiş var...

HÜRRİYET

15 04 2008

Kutlu Doğum Haftası...

Efendiler Efendisine...
Sana selam olsun Ya Resulallah (sav)

Sen öyle güzel öyle güzelsin ki, Senin için yaratılmış adeta sana hediye edilmişken tüm kainat onun içinde yaşan birileri burada sana küçük bir hediye sunuyor ya işte o birilerine bile teşekkür ediyorsun unutmadan…
Sen gönüllerimizin Sevgilisi, Canı, Cananı, Aşkı… 1436 yıl önce bugün yeryüzünü şereflendirdin.
Kimileri belki seni göremiyor artık, Ama çokları var ki hep seni anıyor bu zamanlarda, hep senin adın dolaşıyor artık…

(14-20 Nisan arası ülkemizde Kutlu Doğum haftası olarak kutlanılmaktadır.İnşallah cümlemiz bu kutlu haftadan hakkıyla istifade ederiz,bu vesileyle kutlu doğum haftanızı tebrik ederim arkadaşlar...)

367 sabih

Eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu yeni açıklamalar yapmış. Bildiğiniz üzere 367 fikrinin fikir babasıdır kendisi. Yeni açıklamaları açıkçası beni korkuttu;

"Ergenekon soruşturması Şemdinli gibi olmaya mahkum." demiş. Ama bir yandan da ergenekon örgütünün kirli çamaşırları ortaya çıkmaya devam ediyor. Mesela dünkü Mehmet Altan'ın yazısında;

"En önemli olay... Kapanan Nokta Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün, emekli Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüğe ilişkin haber nedeniyle hakkında açılan davada beraat etmesiydi...

Hatırlayacaksınız... Davayı emekli Oramiral Özden Örnek açtı... Alper Görmüş’e atfedilen suçlar ‘iftira’ ve ‘neşren hakaret’ idi... İddianame, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlandı... Görmüş’ün ‘iftira’ suçundan TCK’nın 267’nci maddesinin 1’inci fıkrası uyarınca 1 ile 4 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması istenen iddianamede, sanık hakkında aynı maddenin ‘fiilin maddi eser ve delillerini uydurarak iftirada bulunulması halinde, ceza yarı oranında artırılır’ hükmünü içeren 2’nci fıkrasının da uygulanması talep edildi...

İddianamede, Görmüş’ün ‘neşren hakaret’ suçundan da 3 ay ile 2 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması da istendi... Alper, işte bu davadan beraat etti... "

"Bu mahkeme sürerken, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriye Öz, operasyonlarda ele geçen belgelerin ardından, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu açıklanan günlüklerle ilgili Alper Görmüş’ün bilgisine başvurmuştu...

Savcı Öz, Alper Görmüş’ün elinde bulunan belgelerle ele geçen belgeler üzerinde inceleme yapılmasını istemiş, yapılan incelemede günlüklerin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ait bilgisayardan çıktığı resmi yazıyla belgelenmişti...

Alper Görmüş yargılandığı mahkemeye bu kanıtları verdi ve araştırmanın genişletmesini istedi... Çünkü... ‘Darbe Günlüğü’ ileri derecede ciddiyet kazanmış gözüküyordu... Mahkeme bu talebi ısrarla duymadı... "

"Deniz Kuvvetleri’nin eski komutanı Oramiral Özden Örnek’in notları olarak yayınlanan belgelerin Deniz Kuvvetleri’ne ait bir bilgisayardan çıktığı resmen belgelenmedi mi? Belgelendi...

Orada ne iddialar vardı? ‘2003 ve 2004 yıllarına gelindiğinde... Dönemin kuvvet komutanları darbe hazırlığına girişmişti. Sivil siyasete müdahale edeceklerdi. Bu darbeye ‘Sarıkız’ kod adını vermişlerdi. Ancak yeterli desteği bulamamışlardı...

Alt düzeydeki komutanlarda öyle bir hava yoktu... Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök de buna karşıydı...

Ayrıca 28 Şubat 1997 darbesindeki gibi medya desteğini de alamamışlardı.’ ‘Darbe yapılacaktı’ iddiasını duymayan... Onu yayınlayanı yakalayan... Ayrıca, yayınlayanın belgelerin ciddiyetine ait resmi kanıtlarını da işleme koymayan bir hukuksal sistem olur mu?

Oluyor... Çünkü bizde ölçü ‘hukuk’ değil, laiklik... ‘Laiklik elden gidiyor’ ise tehlike var... ‘Demokrasi elden gidiyor’ ise önemli değil... "


Şimdi Sabih Kanadoğlu'nun açıklamaları ile Mehmet Altan'ın yazısını yani Alper Görmüş'ün beraatini üstüste koyunca anlıyoruz ki Sabih Kanadoğlu'nun bir bildiği var. Biz yine de ümidimizi yitirmeyelim. Tabi hala ergenekon örgütünün fasa fiso olduğuna inananlar var onlara da Allah selamet versin.

Bir de Ergenekoncuların "delikanlılığını" doğru sözlülüğünü anlatan bir yazı var onuda okumak isteyenler tıklasın.

14 04 2008

Utanç

Bu konu üzerine yazılabilecek yorumlanacak bir konu değil. Üzücü bir olay bir yabancıya karşı olması olayı gündeme daha çok getirdi. Ama bu tarz olaylar maalesef genelde 3. sayfada küçük bir haber olarak geçiştiriliyor. Konu ile ilgili hemen hemen her gazete manşetten giriş yapmış. Maktulun ailesinin "kardeşim bu kız böyle bütün Avrupa'yı geçti de geldi ülkenize niye sizin ülkenizde bu olay oldu" dememesi de enterasan;

* Sabah: Olayı "Pippa Bizi Affet" başlığıyla duyururken aynı başlığı İtalyanca olarak verdi.
* Milliyet: "Siamo Molto Addoloratı- Acımız çok büyük" manşetiyle duyurdu.
* Star: İtalyanca "Siamo Addolorati- Acı içindeyiz" başlığıyla çıktı.
* Hürriyet: Haberi "Kötü insanlar her yerde var" cümleleriyle yorumladı.
* Takvim: Okuyucularına "Utan Türkiye" manşetiyle duyurdu.
* Akşam: "Yüz Karası " manşetiyle verdi.
* Taraf: " Utancımız mı yası mı büyük" cümleleriyle olayı duyurdu. * Posta: "Barışa Tecavüz" başlığını kullandı.
* Radikal: Olayı "Balkanlardan otostopla geçti, Türkiye'de öldürüldü. Bu nasıl ülke böyle" başlığıyla verdi.


Bu konuda Can Dündar olayı çok güzel anlatan bir yazı yazmış;


"Şimdi “canavar”ı yakaladık. Pippa’nın annesinin “Her ülkede olur böyle şeyler” ifadesine dört elle sarıldık.Samimiyetle özür dileyerek vicdanımızı rahatlatmaya çalışıyoruz.Ama rahatsız edici soru hâlâ orta yerde duruyor:“Her ülkede olan şeyler” neden burada daha çok oluyor?Neden aynı kıyafetle bütün Avrupa’yı kat eden bir genç kız, Türkiye’ye gelince tecavüze uğrayıp öldürülüyor?Çünkü Pippa’nın annesinin dediği gibi, “Kötü insanlar her yerde var” ise de, galiba sadece Türkiye’de kollanıyor."

"Bakın; daha 6 ay önce Samsun’da 12 yaşındaki kızına tecavüz eden babaya 5 yıl ceza indirimi getirildi. Gerekçesi, suç kadar utanç vericiydi: “Adli tıp raporuna göre tecavüzden sonra kızın ruh sağlığında bozulma saptanmadı.”Ünlü bir mankene sevgilisi uyuşturucu verip tecavüz etmişti; ama mahkeme “Tecavüzcünün mağdureyle olay öncesi cinsel yaşamı var” diye “en alt sınırdan” ceza vermişti.“Irzına geçilince ruh sağlığı bozulmayanlar, evlilik dışı cinsel yaşamı olanlar, tecavüzü hak eder” diye düşünüyordu maço adalet anlayışımız...Bu anlayıştan hareketle tecavüze uğrayanın bakire olması “ağırlaştırıcı neden” sayılıyordu.Biliyor musunuz; kadının çığlık atıp yardım istemesiyle yarım kalan tecavüz eylemine yarı yarıya ceza indirimi yapılıyordu bu ülkede... Yargıtay durdurdu.2004’e kadar Ceza Yasamız, örf için namus cinayeti işleyene, örneğin tecavüze uğrayan kızını öldürene “tahrik” sebebiyle ceza indirimi uyguluyordu. Tecavüz suçu, eski Ceza Yasası’nın “Kamu Ahlakı ve Aileye Karşı Suçlar” bölümündeydi. “Kadının bedeni, kamunun ilgi alanındadır; cinselliği de ailenin sorumluluğundadır” demekti bu... AB’ye uyumlu yeni yasayla tecavüz, “Kişilere Karşı Suçlar” bölümüne alındı.Belki bilmeyenler vardır; cinsel tacizde “çocuğun rızası” diye bir koşul vardı. Bu durumda tacizcinin cezası indiriliyordu.Evlilik içi tecavüz suç kabul edilmiyordu.Tecavüzcü, tecavüz ettiği kızla evlenirse affedilebiliyordu."


"Önce yasaları, sonra kafaları değiştirmeden kadınlar serbestçe gezemez buralarda...Ya Pippa’lara başka güzergâh önereceğiz; ya biz bu yolu değiştireceğiz."

13 04 2008

"Vatandaşlık hakkı"

"...Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, oğlu ve gelininin işe alınırken hangi sınava girdiğine ilişkin sorusuna ilginç bir yanıt verdi. Çiçek, “kişilerin bakan yakını olmaları anayasa ve yasalardan doğan vatandaşlık haklarını kullanmalarına mani teşkil etmez" yanıtını verdi. CHP’li İnce ise “bakan yakını olmayan vatandaşlarımızdan kamunun ballı, maaşı yüksek kurumlarında sınavsız işe girmek isteyenleri ‘vatandaşlık haklarını’ kullanmaları için Sayın Cemil Çiçek’e müracaat etmeye davet ediyorum dedi..."

Anlaşılan o ki "Durmak yok, yola devam" ...
Milyonlarca kişi kamu personeli olabilmek için envayi çeşit sınavlara girip-çıksın, bakan oğlu-gelini oldun mu, ne kpss ne kpds... hiç birine gerek yok. Bir katakulli ile bir bakmışsınız en tepe kurumlardan birinde hayli "yağlı" bir mevkidesiniz...

Sahi ne diyorduk, "ADALET ve kalkınma PARTİSİ " değil mi?

Yoksa torpil de vatandaşlık hakkı mıdır?

12 04 2008

Erdoğan'ın karşısındaki en zorlu 11...

Başsavcı tarafından partisine açılan kapatma davası karşında sahada her türlü mücadeleyi vereceği izlenimini veren Başbakan Tayyip Erdoğan en çok bu ilk 11'den çekiniyor:

Başbakan Erdoğan kapatmaya karşı, parti olarak 'hukuk sahasında' her türlü çetin mücadeleyi vereceklerini gittiği her platformda veriyor... Fakat, Sabah'ın usta çizeri Salih Memecan'a göre, Erdoğan'ın hukuk sahasında çekindiği bir ilk on bir var. Fenerbahçeliliği ile bilinen Erdoğan'ın, fenerbahçe adına karşısnda çıkan tüm engelleri aştığına dikkat çeken Memecen, "Fenerlinin karşısında zorlu bir ilk on bir daha" diyor... HABER 7

"Allah'a ve Peygamber'e hakaret neden yok?"

Habere göre; Memur-Sen Genel Başkanı Dr.Ahmet Aksu, Türk Ceza Yasası'nın 301'inci maddesinde hakaret halinde ceza konusu olacak ulusal değerlerini sınırı yeniden çizilirken Allah ve Peygamber gibi kutsal kavramların neden bu kapsama alınmadığını bir yazılı açıklama ile soruyor...



İlk bakışta ilginç, kimileri için hayal ürünü bir durum gibi gelebilir. Öte yandan anayasaların bir "toplumsal mutabakat" metni olmalarını da hatırlarsak meselenin rengi değişebilir. Olaya tarihsel perspektiften ziyade, salt laik -seküler bir bakışla baksak dahi ; toplumun kendi "milli" değerlerine hakareti cezalandırma talebi kabul edilebiliniyorsa; yine bir toplumsal mutabakat olan bir anayasa elbette toplumun çoğunluğunun paylaştığı dini değer ve kutsallara hakareti de cezalandırabilir.


Yalnız burada önemli olan bir husus vardır ki; bu dini değerlere hakareti cezalandırıyor olmak bile yönetsel erke dinin hamisliği (koruyuculuğu) görevini verEmez. Zira milli değerlerin koruyucusu ve referansı millet iken; dini değerin koruyucusu ise (İslam özelinde olaya bakarsak) bizzat öğretinin kendisine göre Allah'tır. Bu ince çizgiyi çok iyi ayırt etmeli.

Öte yandan sadece İslam'ın kutsallarına değil; diğer dinlere mensup insanlarında kutsallarına hakareti de bence anayasal olarakta cezalandırmalı. Yalnız tüm bu yasal kısıtlamalar anlaşılır, eğilip bükülebilen bir dil ile değil; kesin ve net ifadeler içermeli; ki bu kısıtlar ifade özgürlüğünün önünde bir engel olarak kullanılmasın.

09 04 2008

CHP'li Vekilden Örnek Davranış

Gün geçtikçe siyah-beyaz diye ayrılmaya çalışılan bir gündeme boğulan bir ülkede yaşamak çoğu zaman sıkıntı veriyor insana. Kimsenin ötekinin haklarına saygı göstermemesi, olabildğince bir çıkarcılık vs.vs...
Oysa hep diye geldiğim bir şey var ki, özgürlük ve hakları savunacak isek hep beraber savunmalı. Kabul edelim etmeyelim karşımızdaki insanlarında bizlerle eşit hakları olduğunu en basit algı düzeyinde dahi bilmemiz, buna göre hareket etmemiz gerekir. Farklı görüşleri savunabiliriz, ama o görüşlerin ifade edilebilineceği ortamın özgürlüğünü hep beraber savunmamız gerekir. Tarihte de görüldüğü üzere -bana dokunmayan yılan bin yaşasın- diyen kim olmuşsa zarar etmiştir. O da gün gelmiş aynı kısıtlamalar ile karşılaşmıştır.
Özgürlük sadece bizim için değil, herkes için lazımdır ve hep beraber savunulması gerekir. Buna güzel bir örnek CHP Konya milletvekili Atilla KART'tan geldi. Kendisi bir hastnede başörtüsünden dolayı doktor tarafından hoş olmayan bir muameleye tabi tutulduğu iddia edilen bir bayan hasta için Sağlık Bakanlığına bir soru önergesi verdi.
Atilla KART soru önergesin de; "....böyle bir davranış hiçbir şekilde kabul edilemez, hoş görülemez. Bazı bayan doktorların, erkek hastayı muayene etmemeleri ne kadar kabul edilemez ise, türbanlı veya başörtülü hastaların tedavi edilmemeleri gibi bir yaklaşım da; hem ahlaken doğru değildir hem de devletin, sağlık hizmetlerini kayıtsız şartsız yerine getirmesi yolundaki sorumluluğuyla bağdaşmaz. Yurttaşlarımızın özel hayatlarında, ortak toplumsal alanlarda kıyafetlerini sınırlayan herhangi bir yasal düzenleme söz konusu olmadığı gibi, aksine yaklaşımların hoş görülmesi de kabul edilemez. Ortak toplumsal alanlarda yurttaşlarımız başörtülü, türbanlı veya başı açık olarak elbette tercihlerini yapacaklardır. Bunda hiçbir tereddüt olamaz. Esasen bu konuda toplumsal kabul de sağlanmış durumdadır. Kamu hizmeti verenlerin böyle bir tercihe müdahale etme hakları ve ayrımcılık anlamına gelebilecek uygulama içine girmeleri kabul edilemez." diyerek bir çok kişiye aslında hayli önemli bir şeyi hatırlatıyor...

Ali Bulaç'tan Önemli Tesbitler...

Ali Bulaç'tan hayli düşündürücü birkaç tespit ile karşılaştım. Aslında bugün AKP'nin Türkiye'deki dindar düşünürler üzerinde ne gibi bir etki yaptığının ve bunun müslüman topluma nasıl yansıdığının bir fotoğrafını çekiyor...
"3 Kasım 2002 seçimlerinden başlayıp 31 Mart 2008 tarihine kadar süren bu dönemle ilgili benim dikkat çekmek istediğim iki nokta var. Biri, 20. yüzyıl boyunca büyük çabalar ve ağır maliyetlerle oluşan İslami entelektüel birikimin bu iktidar döneminde kendi asli tasavvur ve iddialarından vazgeçip siyasal iktidara ve dolayısıyla devlete eklemlenmesi, yeni bir medeniyet tasavvuru geliştirme kapasitesine sahip Müslüman entelektüellerin bazı vakıflar aracılığıyla iktidar üzerinden Türkiye'nin ulusal politikaları ve hedefleri doğrultusunda fikri mesailerini harcaması; diğeri yine 20. yüzyıl boyunca büyük emekler harcanarak oluşmuş/oluşturulmuş sivil kuruluş ve cemaatlerin yine aynı kaygılar ve iktidarın sunacağı nimetlere kanarak resmi topluma eklemlenmeleri." ....
"Milli Görüş partileri koalisyon ortağı olarak iktidara geldiklerinde Müslüman aydınlar, devlete yine de mesafeli durdular. 3 Kasım 2002 seçimleriyle AK Parti iktidara geldiğinde durumda köklü bir değişim yaşandı. Bazı vakıflar aracılığıyla, neredeyse belli başlı ne kadar genç ve diri zihin varsa, iktidarla iş tutmaya başladı. Bu tecrübe bize şunu sordurtmalı: Müslüman aydınlar böyle yapmak suretiyle, "halkın organik aydınları" olmaktan çıkıp iktidarın ve elbette "devletin organik aydınları" rolünü benimsemiş olmadılar mı? Aydının, ulemanın, entelektüelin misyonu iktidarla organik ilişkiler içine girmek mi, devlete lojistik destek sağlamak mı, yoksa halkın vicdanı ve aklı konumunda durup eleştirel yaklaşmak mı?".....

08 04 2008

Demokrasi son nokta mı?


Demokrasinin yahut diğer insan aklı sonucu ortaya çıkan diğer yönetim şekillerinin hiç birinin mutlak olduğunu bugüne kadar düşünmedim. Elbette insan oğlu tarihi boyunca hiç bir zaman düşünmekten ve üretmekten istifa etmemişti, ki ileride de bundan istifa etmesi beklenemezde...Eşyanın tabiatına aykırı. Bu düşüncelerim felsefi boyutta devam ede dursun okuduğum bir haber hayli ilginçti. Birisi çıkmış "DEMOKRASİ ÜSTÜ YÖNETİM MODELİ BULUNMALI.. " diyordu... Lakin altında yatan bir felsefi temel miydi? Yoksa siyasal emellerimize demokrasi ile ulaşamadık başka bir yol mu denesek? Sorusuna bir cevap mı aranıyordu? Aynı kişinin geçen yıl ki seçimlerde milletvekili adayı olup seçilemediğini de kayda geçirelim ayrıca...

İnsanlar niçin kendi emellerine ulaşamayınca, felsefeyi, dini, düşünceyi, kavramları...vs bunun için alet etmekten çekinmezler? Bu kadar basit midir? Evet demokrasi üstü kavramlar bulunmalı...Lakin bu sabahtan akşma "Ben yaptım oldu" denilerek olmuyor... Bir seçim yenilgisi ardından "Ahan da fikrim geldi!" denilerek te malesef pek felsefi temelde ilerleme sağlanamaz...
Unutmadan "Köylü milletin efendisi" idi değil mi?
Halkını sevemeyen, vatandaşının sandıktaki oyuna razı gelemeyen bir düşünüş ve algı yapısından "Vatan sevgisi" beklemek...Hayalcilik olacaktır... Halkı olmayan bir vatan olamayacağını hatırlatmak gerekiyor galiba... Akşam sofranıza gelen ekmeğin buğdayı nereden gelir bir düşünün isterseniz?

kışkırtMA



Geçtiğimiz günlerde Ankara Üniversitesinde "karşıt" grupta yer alan öğrenciler kavga etmiş ve bu üniversitede olaylar yüzünden eğitime ara verilmişti. 80'li yıllarda yaşanan olaylardan sonra ilk defa bir üniversite şiddetten dolayı kapılarını kapadı.
Tam bu olayların bir daha yaşanmamasını dilerken, Akdeniz Üniversitesinin kapısında öğrenciler birbirlerine saldırdı. Bizler elbette 80 darbesini yapan "zihniyetin" düşündüğü gibi apolitik olmak istemiyoruz ancak düşüncelerin bu şekilde şiddete dökülmesi kesinlike kabul edilemez. Üstelik bu kavgaya karışanlar öğrenci bile değiller. -fotoğrafta etrafa rastgele ateş açan şahıs gibi. kendisi MHP il teşkilatında görevli olarak itham ediliyor.-
Bu olaylar basit öğrenci kavgaları değil. Bu insanlar normal öğrenci değil. Buradan herkese çağrımız, bu tür bize hiçbir fayda sağlamayacak üstelik oldukça zarar verecek, kışkırtmalara gelmemiz. Düşüncelerimizi, fanatikleştirmeden karşı tarafı anlayarak aktarmamız.

M.Akif Memmi-Galip Varoğlu

07 04 2008

Ergenekon Destanı

Birkaç gündür aklımdaydı fakat bugün sizlere aktarmaya vaktim oldu. Aşağıda önemli bilgiler var Ergenekon terör örgütü ile ilgili. Bazı noktalar dikkatimi çekti koyu yaptım. Mesela suikast deniliyor bu muhtemlen Hrant Dink cinayeti, Tsk ile ilişkiler deniliyor bunlar muhtemelen paşalarla (eruygur paşa) ilişkiler. Medya ile ilişkiler (doğan grubu ve cumhuriyet gazetesinde ergenekon operasyonundan bahsedilmemesi yeteri kadar) aklıma gelen şeyler şimdi aşağıdan takip edelim.
makif memmi
-RADİKAL -

İSTANBUL - Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Sevgi Erenerol, en uzun ve detaylı şekilde sorgulanan zanlılarındandı. İlk kez Tuncay Güney'in evinde ele geçirilen 'Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma Yönetim ve Geliştirme Projesi 29 Ekim 1999 İstanbul' başlıklı metin hakkında en detaylı sorular ona soruldu. Bu belgeyle ilgili Veli Küçük bu kadar detaylı sorgulanmamıştı. Sevgi Erenerol'a polisin soruları Ergenekon belgesinin ne kadar detaylı ve çok yönlü planlar içerdiğini gözler önüne serdi. Sevgi Erenerol, Ergenekon metniyle ilgili soruların hepsine aynı yanıtı verdi: "Herhangi bir bilgim yoktur." Ergenekon belgesi, örgütün illegal kolları, suikast düzenleme koşulları, tetikçi ajanlarının eğitimi, örgüt içi infaz koşulları gibi bütün detaylar düşünülerek yazılmıştı. Ergenekon metnine göre örgüt finansal kaynaklar yaratmak içinde illegal yollara başvurmayı göze almıştı. Farklı ülke bankalarının içine ajanlar sızdırarak hesaplardan para aktarımı yapılması planlanmıştı. Banka, holding, medya sahibi olmak amaçları arasında.

İlk kez Güney'de çıktı Tuncay Güney, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin, emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk'ün evinden çıkan 'Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma Yönetim ve Geliştirme Projesi 1999 İstanbul' belgesinin içeriğinde polisin Erenerol'a sorduğu sorulara göre şunlar bulunuyor:
Gizlilik önkoşul: Ülkenin ekonomik ve sosyal kararlılığını sağlar. Bunun başarılabilmesi için ise; gizlilik önkoşuldur. Enformasyon gizliliğinin çok kritik olduğunun bilincine varılabilmesi çok büyük önem taşır. Seçkinlerden oluşur: "... Ergenekon, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin değerli personeli dışında entelektüel ve her meslekten seçkinlerinde içinde yer alacağı 'sivil' personelden yararlanmakla karşılaştığı ve bundan sonra karşılaşacağı en önemli sorunların üstesinden gelmekte güçlük çekmeyecektir. "
Yurtdışı eğitim yasak: Ergenekon bünyesinde yurtdışında eğitim görmüş personel bulundurulmaması zorunludur.
Terörle ilişki: Terör grupları mutlaka kontrol altında tutulmalı, gerektiğinde 'naylon terör grupları' oluşturularak terör dünyasına yön verilmeli ve güçlü istihbarat örgütlerinin kurguladığı oyun içerisinde mutlaka yer alınmalıdır.
Örgütlerle işbirliği: Benzer idealler doğrultusunda faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası legal ve illegal örgütlerle işbirliğine yönelmek zorunluluktur.
Suikast koşulları Tek yol suikast: Dünyada var olabilmiş tüm sistemler, ülke çıkarları ve mevcut rejim ilkelerine aykırı ideolojilere sahip siyasileri engellemiştir. Bunun ise; iki yolu vardır: 1- Suikast 2- Dez-enformasyondur... Kişisel çıkarlar adına siyasete yönelmiş ve hedefe ulaşabilmek adına her şeyi mubah sayabilen siyasilerin engellenebilmesi için; geriye kalan tek yol suikasttır.
Üniversiteli kadrolar: Türkiye Cumhuriyeti'nin temel varlık nedeni Kemalizm'e özümseyerek inanmış, Atatürk ilke ve prensiplerine sahip çıkmanın önemini kavrayabilmiş, personel kazanımı ise; çok daha büyük bir sorun olarak karşımıza çıkar. Ancak, ordu birliklerinde yer alan askerler ile üniversitenin birinci ve ikinci sınıflarında öğrenim gören gençler, yararlanılabilecek pozitif bir kaynaktır.
İstihbarat sanatı JİTEM deneyimi: Ergenekon benzer bir örneği kendi içinde JİTEM gerçeği ile yaşayarak yeterli deneyim elde etmiştir. Ergenekon içinde sivil personelden yararlanılması düşüncesinin doğuracağı önyargılı endişeler karşısında sağlıklı bir analiz yapılacak olduğunda: JİTEM deneyimi ve bugün Ergenekon içinde mevcut sorunlar dikkate alındığında endişeler kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Hücre tipi örgütlenmeler Güven yok: Ergenekon merkez yönetiminde yer alacak eleman sayısı olabildiğince az olmalıdır. Yine örgüte kazandırılacak elemanlara hiçbir zaman sonsuz bir güven duyulmaması, istihbarat sanatının bir gereğidir. İllegal çevrelerden seçilecek elemanlar, etnik ve siyasal ideoloji açısından, örgüt ideolojisi ve amaçlarına en yakın uygunluk gösterenlerden tercih edilmelidir. Profesyoneller: Genç, yetenekli, eğitimli ve donanımlı personel arasından seçilecek üç kişi Ergenekon içinde (üniteler arası) ve örgüt dışında örgütü temsilen hareket edebilmeli ve teması sağlamalıdır. Bu kişiler örgüt içinde görev almamalı, örgüt dışında legal bir işte istihdam edilmelidir. Profesyonellerden yararlanılması pozitif bir yoldur. 'Sivil' örgütlenme: Ergenekon'un kendi kuracağı sivil toplum örgütlerine ihtiyacı vardır. Sivil toplum örgütleri aracılığı ile dünya kamuoyu kolayca etki altına alınarak yönlendirilebilir. Ergenekon, Türkiye' de faaliyet gösteren tüm sivil toplum örgütlerini kontrol altına almalıdır. Çekirdek kadrolar: Ergenekon, örgütün başkanına doğrudan bağlı olan dört daire komutanlığı ile iki sivil başkanlıktan oluşmalıdır. Toplam altı ünitenin komutan ve başkanlarının bir asistanı ile bir de bölüm uzmanından oluşan iki yardımcısı olmalıdır. Ünitelerin iki komutan ve başkanlarının yanında görev alacak bölüm uzmanı, illegal faaliyetlerin yurtiçi ve yurtdışı hukuk platformunda legal gibi gösterilebilmesi düzenlemelerinden sorumlu olacaklardır... Bu ünitelerin komutan ve başkanları, birbirlerinin görev ve sorumluluk alanlarını bilmemeleri esası, Ergenekon'a istihbarat örgütleri içinde ayrıcalıklı bir özellik ve güvenlik kazandıracaktır. Bu altı ünitede görev alacak ajanlar, kendi bölümlerinin komutan ve başkan asistanları dışında diğer üniteler ve personel ile hiçbir şekilde irtibat kuramamalıdır.

Acımasız örgüt Silahlı birimler: Üniteler arasında enformasyon değerlendirmesinde ayrıcalık tanınabilecek tek bölüm 'Operasyon Dairesi Komutanlığı'dır... Bu dairenin varlığından Ergenekon Örgütü Başkanı Komutanı'ndan başka hiç kimsenin bilgisi olmaması kesin bir gerçekliliktir. İç infaz meşru: Operasyon alanı içinde bulunmak, operasyon esnasında temizleme ve ortadan kaldırma gibi işlemlerde doğabilecek sorunları çözümlemektir. İkinci bir görevleri, karşı istihbarat örgütlerine geçen, yakalanan veya operasyon amacına aykırı hareket eden herhangi bir ajanı öldürmektir. Merhametsiz ajanlar: ... Kontrol Dairesinde görevlendirilecek ajanlar, mutlaka TSK bünyesinden ve özel operasyon ünitelerinden çok dürüst, güvenilir kişilerden seçilmelidir. Bu ajanlar merhametsiz olmalı ve bağımsız görev yapabilmelidir. Emirleri doğrudan Ergenekon Komutanı 'ndan almalıdırlar, üst düzey yöneticiler ve örgüt personeli ile ajanları tarafından bilinmemelidirler....Kullanılacak her ajan eğitimden geçirilmelidir.
TSK'da faaliyet: TSK bünyesinde faaliyet göstermekte olan Ergenekon'un yeni bir yapılanmaya yönelme zorunluluğu ve gereksinimi vardır.
Erenerol: Örgüt üyesi değilim Polisin 25 Ocak 2008 günü saat 04.00'da Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol'u Terörle Mücadele şubesinde sorguya aldığında ilk sorusu Ergenekon belgesiyle ilgiliydi. Polis, Ergenekon belgesini şu şekilde özetledi: "Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma Yönetim Ve Geliştirme Projesi 29 Ekim 1999 İstanbul TSK bünyesinde faaliyet gösterdiği iddia edilen ve Ergenekon ismi verilen gizli bir örgütlenmenin olduğu, örgütünün, Ergenekon Başkanlığı'na bağlı beş daire komutanlığı, iki daire başkanlığından oluştuğu, beş daire komutanlığının TSK mensupları, iki daire başkanlığının sivillerden oluştuğu, Ergenekon Başkanı tarafından bilinen Operasyon Dairesi Komutanlığı altında bir yapılanmanın olduğu, örgütünün yazılı ve belirli amaca giden kurallar çerçevesinde faaliyet yürüttüğü, örgütün yazılı ve belirli amaca giden kurallar çerçevesinde yürütülen faaliyetlerinin gerçekleştirilebilir olduğu, örgütün amacının: TSK mensubu ve sivil şahısları kullanarak, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün adını, ilke ve inkılâplarını maskeleme yaparak, illegal kazanç, gizli istihbarat, legal ve illegal faaliyetler, naylon terör örgütü kurmak, naylon şirketler oluşturma, suikast ve propaganda gibi yöntemler vasıtası ile bir örgütlenme oluşturup, gizlilik prensipleri altında Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm devlet kademelerini ele geçirip, örgütün amaçları doğrultusunda bir devlet yapısı kurmak olduğu, tespit edilmiştir." Bu sorunun ardından polis Erenerol'a Ergenekon üyesi olup olmadığı sordu. Erenerol, "Ben Ergenekon örgütü üyesi değilim. Herhangi bir bilgim yoktur. Faaliyetim de olmamıştır" dedi.

Bankaya 'hacker' sokup para aktarma planı Ergenekon belgesinin önemli bir kısmını finansal kaynaklar için yapılacak illegal seçenekler oluşturuyor. Örgüt banka kurmayı bile düşünecek kadar cüretkâr.
Finansal faaliyetlerin bazıları şöyle:
Banka kurmak: Ergenekon, doğrudan kendi örgütüne bağlı holdingler ve bankaları süratle kurup ideolojiye uygun ekonomi-politik denge sağlayabilmelidir.
İlaç sanayi: Çok yüksek kar sağlayan legal ticari faaliyet alanları arasında ilaç ve kimya sanayii en baş sıralarda yer elen sektörlerdir. Aynı şekilde hava kargo taşımacılığı çok önemli bir yer işgal eder. Bu alandaki ticari faaliyetler, para aklanması için de çok uygun alanlardır.
Bankalardan para aktarma: Finansal kaynaklar yaratılabilmesi için, orta ve büyük ölçekli A.Ş: yapılanmasındaki şirketlerden yararlanılması, onların içine sızılması, elde edilecek banka işlemleri hesap ve şifre kodları ile yine uluslararası bankalar ile yurtdışındaki çeşitli ülke bankalarına sızdırılmış ajanlar aracılığı ile hesaplardan para aktarımı yapılmalıdır. Bu operasyonlar 2/3 gün içinde tamamlanmalıdır. Böylece hesaplarla kimin oynadığı anlaşılamaz. Bu işlemleri başarıyla ve çok basitçe çözümlemek mümkündür ve bu işlemler için 'Hacker' tanımlamasıyla anılan pek çok bilgisayar hırsızı vardır. Bunlardan yararlanılmalıdır Şirketler: Ergenekon'un kuracağı legal ticari şirketler, deşifre olmadıkları sürece yaşatılmalı, geliştirilerek, güçlenmesi sağlanmalıdır."
Arazi mafyası: Ergenekon, hazine arazilerinden bu anlamda değil ama, spekülatif kazanç anlamında yararlanarak kaynak yaratmalıdır... Ergenekon, hazine arazileri üzerinde yeni organize sanayi alanları ile yeni toplu konut alanlarının oluşturulmasından spekülatif kaynaklar yaratmalıdır.
Medya oluşturma: ...Ergenekon, medya kuruluşlarını kontrol etme yönündeki faaliyetlerini kendi medya kuruluşlarını oluşturmak zorunludur.
Özetle: Ergenekon'un üretim tesislerine, ticari holdinglere ve bankalara ihtiyacı vardır. Hem de doğrudan ve mutlak sahibi olarak. Medya, uluslararası ticaret, Bankacılık alanlarında deneyimli, Kemalist ideolojiye uygun sivil personele ihtiyaç vardır.
Kerinçsiz'e adliyeden belge desteği sağlamış Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Adliyesi'nde çalışan Atilla Aksu'nun Kemal Kerinçsiz'e sürekli belge temin ettiği polise verdiği ifadelerden anlaşılıyor. Kemal Kerinçsiz ile yaptığı telefon konuşmaları mahkeme kararıyla dinlenen Aksu ifadesinde Ergenekon örgütüne üye olmadığını söylüyor. Telefon konuşmalarında sürekli olarak evrak bulduğunu söyleyerek Kerinçsiz'i arıyor. Recep Tayyip Erdoğan'ın damadının genel müdürü olduğu şirketin evrakını Kemal Kerinçsiz'e gönderdiğini ifadesinde kabul ediyor. Ayrıca Aksu bir telefon konuşmasında Kemal Kerinçsiz'e, "30-40 kişilik bir şey gönderdim. Bir liste vardı. O. S. (Hrant Dink katil zanlısı) onların adresleri var. Ama yine devamında O. S. falan onların adresleri var ama..." diyor. Bu telefon görüşmesi sorulan Aksu, "Ermeni ve Kürt konferansını düzenleyen 30-40 kadar öğretim üyesinin adliye kayıtlarıyla ilgili evrakları zarf içinde gönderdim. İçinde O. S.'nin de adı geçiyordu" dedi. Aksu ayrıca ifadesinde çeşitli gazeteci ve yazarların dava dosyalarını Kemal Kerinçsiz'e ulaştırdığını söyledi.

05 04 2008

"CHP halktan kopuk siyaset yapıyor"

CHP Genel Başkan Adayı Haluk Koç, ''CHP'deki liderlik anlayışı ve uygulaması maalesef halkla buluşmuyor'' dedi.Koç, CHP Bodrum İlçe Teşkilatında düzenlenen toplantıda, partisinin halktan kopuk siyaset yaptığını öne sürdü.Haluk Koç, ''CHP, Ankara'ya sıkışan bir siyasetin uygulayıcısı oldu. Sokaktaki gerçeğe gözlerimizi kapattık. CHP'deki liderlik anlayışı ve uygulaması maalesef halkla buluşmuyor'' diye konuştu.


haberin devamı için tıklayınız.

Bilmem yorum yapmaya gerek var mı? Çağın felsefi düşüncelerinden bile bihaber olan bir parti artık CHP. Oysa rakibi AKP post-modern bir dili öyle güzel kullanıyorki, bu gidişle pazarlama (marketing) literatüründe AKP örnek vaka olarak okutulabilinir. Siyaset pazarlamasında post-modern tutumlara örnek vaka AKP... Görürsek hiç şaşırmayalım... Unutmadan, YÜKSELEN AKP DEĞİL ALÇALAN DUVARLAR...

Aysun Kayacı'nın kapatma davası

Perihan Mağden

Gazetemiz Toprakları'nda süper beğenerek izlediğim bir 'münakaşa' ('münazara' deyip kimseyi küstürmeyelim) cereyan ediyor. 'Tepeden Bakmacı 1 English Boy School'cu tavrıyla, Union Jack yazısı attırdı Murat Belge, Sn. Namık Kemal Zeybek'e. 'Biraz bilgi!' filan korkarım başlıklı. Girişmek isterdim. Ama Gündem çok yoğun. Şam'dan bildirmem, pardon Aysun Kayacı Meselesi'ne tebelleş olmam icap ediyor. Bu nedenle de yukarda ismi geçen 2 Gasteden DostDost'tan özür dileyerek kendi Münazara Ödevi'me geçiyorum.

Aysun Kayacı biliyorsunuz NTV'nin Yıla Damgasını Vuran 'Kireçsökücü Kullanarak Makinesinin Ömrünü Uzatan Kadınlar' programının konuşmamacılarından biri.

Kız 'gak' dese olay oluyor,'guk' dese (k)OLAY. Hakikaten güzel bir kız çocuğumuz. Burnunun şekliyle az biraz oynamadan ve ağzını ördek şekline bu kadar yakınlaştırmadan önce (enn natürel haliyle) daha bile güzeldi. Belki ağız modelini revize ettirmemiştir. Dudaklarını ördek gibi tutma pratiğiyle- Yani hep öyle yapa yapa O Model beyne üşüşen düşüncelere de sirayet ediyordur, bilemiyoruz tabii ki.

Şimdi bu güzel olduğu kadar, saçık sözlü çocuğumuz geçen haftalarda "Dağdaki Çoban'ın oyuyla, benim oyum niye 1 olsun ki?" diye isyan etti ya. Ayrıca, (affedersiniz) "Ayak Takımı tarafından yönetiliyoruz!" diye damgaya parmağını vurdu ya.

Aysun Kayacı mankenlikten kazandığı paralarla yurdumuzun Kentucky Fried Chicken Üniversiteleri'nden birinde 'How To Fry Chicken and Not Burn İt' bölümünde okuyor, bildiğim kadarıyla.

E bu kadar bilgi+görgü+NTV de dahil olduğu Kireçsökücü Kullananlar Bilinç Kulübü, kıza hak vermemek imkânsız.

'Entitled' mı bu 'comment'leri yapmaya? Yerden göğe kadar 'entitled'. (Yine Türkçe'de kavramın karşılığı verilmediği için bulunmayan bir kelime.) Ayrıca AK Parti ileri gerileri tarafından 'Edepsiz civciv'den 'teneke kafa'ya çok daha feci konotasyonları da bulunan (bu yüzden buraya alıntılamayacağım) nice bayır aşağı taarruza uğramasını da; düşündüklerini ifade etti diye, tek kelimeyle 'çirkin' iki kelimeyle 'edepten ari' buluyorum.

"Genç bir hanım kızımıza yaptığınız bu şirazesinden fırlamış sataşmalar; sizin neden elinizin bi türlü kalkamayıp da 301'lere filan dokunamadığınızın, anti-demokratik temayüllerinizin feci modellerde dışavurumudur beyler!" demeyi de, boynumun borcu sayıyorum.

Ve fakat Aysun Kayacı'nın bu 'sıradan faşist' sözlerine Sosyaldemokrasinin Gelini kimliğiyle DE anında görüntülenen Müjde Ar ise, önce sıkı bir fırçasını atıp Kayacı'ya (Fırça Apla), sonra da Popülizm Suları'nda yelkenlisinin fazla açılmasına engel olamayıp "Adıyamanlılar da mağarada yaşıyorlar. Ayrıca elektriği kaçak kullanıyorlar"ı buyurmuş!

Bunun üstüne 'Adayamanlılar MağaraAdamları ve Kadınları Derneği' midir, 'Kaçak Elektrik Kullanıp Bunun Yüzlenmesine Tahammülü Olmayanlar Cemiyeti' midir kimdir, bilemeyeceğim; gidip koşa koşa her ikisi hakkında da suç duyurusunda bulunmuşlar.

Suç Duyurucular cenneti!

Suçlanmalarını istedikleri maddeler arasında, en son İsveç gezisinde Demokratikperver Başbakanımız'ın "Valla da kaldırıcaz, billa da değiştiricez tez elden" dediği (27'nci kez diyormuş Türkiye bu temennileri) 301'inci madde de var ki-

Ufuk Uras'ın haklı olarak "Söylediklerinde fikrin 'f'si yok" dediği düşüncelememeleri Ar'la Kayacı'nın; 301'in iyiden iyiye 'ridiküle' edilmelere layık bir 'ridiculous' madde olarak teşhirini temin etti.

Ufuk Uras '301'e hakaret' olarak da görerek bu iki Bilinç Hanımımız'ın bu maddeden (de) ithamını, 301'i ciddiye alıp sahip de çıkmış oluyor ki- Bu da yadırganacak bir açılım değil.

Gülünç olarak görüp (H)Amerika olsaydık JayLeno'lamalara doyamayacağımız BU madde Ergenekon Çocukları'nın mahkemelerimizi basıp bizi hedef tahtası haline getirmesine, vesile teşkil etmedi mi? İnternet kafelerde futbollayarak oturan beyaz bereli çocuklarımızın Dink'i tanıyıp bilenmelerine/en azından olayların hissiyatlanmaları böyle cereyan etmiş GİBİ (Türüt kliplerinde filan) lanse edilmesine sonradan ve önceden 'Gerekçelendirme İmal Sanayii'nin- yaramadı mı? Kullanılmadı mı? Yani deretepe/kıl tüy/kan ceset 'kullanılmış' bu maddenin artık miadını doldurduğunu ve Ar'la Kayacı'nın dahi ayağına dolanabilecek kadar kedi yumaklandığını kabul etsin (ve nitekim: edecektir) AKP. O maddenin içeriğini (sizi temin ederim) aynen başka bir maddeye taşımayı da (şu günlerde kanunun karşısında kıldan ince boynunun) borcu bilecektir. Benim 'yadırgadığım' tamamen: CHP'cilerin, ulusalcıların, Ergenekoncuların, Türksolcuların, aydınlatmacıların, herrrşeyibilenlerin, bendeniyimibileceksinkardeşimci-lerin, yargıhükümrancıların: yani Medyalamamızdaki O Müthiş ve Kocaman Koro'nun söylediklerinin TIPKISININ AYNISINI (evet! Pınar Kür'ün ifade ettiği üzre, onun kadar ortacı ve sıkıcı olmayı başaramadan) ifadelendirmesi üstüne Aysun Kayacı'nın- NEDEN ona yalnızca ve yalnızca Mehmet Y. Yılmaz'ın sahip çıkmış olmasıdır?

Cumhuriyet Gazetesi'nin bütün fikir başları tamamen aynı hissiyatlanmaları ifadeye kendilerini on yıllardır adamış iken, NEDEN bu Cumhuriyet Çocuğu'nun çemkirmelerine sahip çıkmamaktadır? Tabii (Pınar Kür Çizgisi'nin belirttiği minvalde) "Neden Emekli bir Orgeneral'le, kömüre ve nohuta muhtaç bir gecekonducunun oyu bir olsun ki?" ya da "Neden koskoca bir Anayasa Mahkemesi Üyesi'yle bir Yargıtay Başsavcısı'yla, Kayserili bir mantıcı teyzenin oyu (ve hatta onun Meclis'imize tebelleş ettiği vekilleri) bir tutulsun ki?" demiş olsaydı Aysun Kayacı- Örneğini Dağdaki (muhtemelen: Kürt) Çoban yerine bu güzel insanlarımızdan seçmiş olsaydı, Atatürkçü Düşünce Derneği bir sonraki İzmir Mitinginde güzel megafonunu bulmuş olurdu! Bu kaçan fırsata yandıklarından belki de, hissiyatlarını bunca direktoman dillendiren güzel yavuracağımıza sahip çıkamadılar. Belki de Pepsi reklamlarından.

Öpüştüğü için değil!

FANATİK LAİKÇİ onlar.

'Anti-emperyalistiz' sanrılandıkları için. Putin'i öven Rus modacı kızın defilesine çıksaydı Kayacı- diyelim. Nedenleri bunlar olabilir yani. 'Kaçan balık, güzel olur'- diye ekonomi yazarı bitirişi yapıyorum.