Merhaba, düzgün adam.
Bugün, Havva’nın doğum günü. Kahverenginden siyaha çalan saçlarını savurarak kantine girdi. Arkadaşça görünen fakat anlamları açıklanamayacak kadar kirli bakışlar arasından geçerek yanıma geldi. Midemdeki, sancılarından kurtulamadığım sesler, yüzümde çaresiz ve saçma gülümsemeye dönüştü.
Düzgün adam, şu ekseninden kurtulamadığım nefret de neden? Bu yokluk beni bitiriyor. Bazen muhabbetler uzuyor sabahlara, sabahlar; sabahlar yarım, sabahların nefesinin sesi geliyor ılıman şafaklara.
Düzgün adam, Joseph bugün bana “Havva’yla evlenmek istiyorum” dedi. Kalbime sıçrayan sıcaklık ve ellerimde titremeyle, sadece saçmalayabildim. “Joseph” dedim. “Sen bir hayal hırsızısın. Nasıl olur da böyle bir karar aldın?”. Joseph ise o anda her şeyi anladı.
Mr. Frauber karşımda ve ben ağlıyorum. Gönderdiğin hediyenin anlamından bahsediyorum. Mr. Frauber ise bana onun sadece bir elma olduğunu, ona bu kadar değer vermemem gerektiği konusunda beni ikna etmeye çalışıyor. O, bilmiyor düzgün adam. Onun, yaratılış perdesini kaldıran, ruhun toprakla ve maddeyle imtihanını başlatan, ins ve cinin, Allah Teâlâ Azze ve Celle Hazretleri tarafından sınanmak üzere varoluş dairesine girmesine vesile olan meyve olduğunu.
Bu kadarı da fazla artık. Elmamı verin bana. Ben ki kaybolan yıldızların var olmayan gölgesinden; saçlarından deniz, saçlarından gül, saçlarından bahar kokusu gelen Havva’nın resmini gösterdim, yıldızların peşinde oldukları: “sana”.
Bu leylin neharı, bu kışın baharı yok mu? Alışmalı yalnızlığa. Ve taze kan görünce yollamalı saçma sapan bir e-mail. Çünkü insanlık kendi evine hapsolmuş birkaç damla gözyaşından ibaretmiş. Bombalar yağarken elleri şeker tutamayacak kadar küçük çocukların üstüne, ben kaloriferli evimde forward ediyorum resimleri. Inbox’um rahat.
Bir tek sana güveniyorum düzgün adam. Mr.Frauber’i biraz daha yorarsam, o kalın sesiyle: “nerde o düzgün adam mıdır nedir, getirin artık onu buraya. Yoksa bu adam düzelmeyecek” diye kırmızı yanaklı yardımcısına seslenecek. Geleceksin belki.
Öğlen hiçbir şey yiyemeyecek kadar halsiz oluyorum. Öğlen vaktine kadar Havva’yı göremiyorum. Havva’yı görmeden -02.01.2009’de alınan rapora göre Gün AHKAR isimli hasta, bulunduğu ortamda reel imgeleri fark etmek ve bunlara tepki vermek hususunda yaptığı gelişmelerle birlikte ilk adımı atmıştır.- nefes almak bile istemiyorum. Ben sana bunları yazarken olasılıklar üzerinden yaşamamın veya ölmemin hesabı tutuluyor. Kağıtlara. Lanet olası beyaz kâğıtlar hastalığımı benden daha iyi biliyormuşcasına derbeder olan ben değilmişim gibi hoşlanmadığım her yerden bana bakıyorlar.
Mr. Frauber uzun bir adam. O, koridoru terk edene kadar gölgesi, hücremin demir parmaklıkları arasından ayrılmıyor. Bende tüm sinirimi ondan çıkarıyorum. Gölgesini eziyorum bağıra çağıra. Bazen anlıyor, yavaşça arkasını dönerek sadece tatlı tatlı gülümsüyor. Bu halime bende çok gülüyorum.
Mr. Frauber’in kırmızı yanaklı yardımcısı ise benimle hiç konuşmuyor. Sanki onun o meymenetsiz suratını görmek zorundayım. Çeker giderim buradan. Kimseye de hesap vermem. Ama ya beynimdeki şu tümör beni öldürürse? Bir an önce Joseph’i bulmalıyım ve ona sımsıkı sarılmalıyım. Her ne kadar da yanlışlarla dolu olsa bile o benim en iyi arkadaşım.
Ona söylemeliyim;
EY YALNIZLIKLARI BAŞ TACI EDİNMİŞ GÜNAHKÂR, ŞU SAF YÜREĞİNİ NASIL DA EĞİYORSUN SECDELERE. BANA DA ÖĞRET. BENİ DE GETİR BEYAZ MESCİTLERE. AAAH! İNAN,
O LEZZET Kİ BİR DEM ALSAM ZİYAFET-İ KUR’AN DAN
SANKİ BAŞKA BİR AN YAŞAMAMIŞTIM EVVEL ZAMANDAN…
Sevgilerimle, Gün AHKAR.
Sefa ŞENGÜL…
09.01.2009
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
1 yorum:
10 numara 10 puan verıyorum.
Yorum Gönder