2 02 2009

Türk Dış Politikası 1923-1939 ya da Redd-i Miras Dönemi




1923-1939 arası Türk dış politikasına baktığımızda Türkiye’nin uluslararası arenada birçok problemle karşılaştığını görürüz. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Avrupalı ‘’Büyük Güçler’’le 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmadan hemen sonra 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Cumhuriyetin kurulmasıyla Türk politikacılarının öncelikleri uluslararası platformda ülkenin ulusal güvenlik ve bağımsızlığını korumak, bununla beraber Tanzimat’tan beri devam eden modernleşme projesini radikal bir reform programıyla doruğa ulaştırmak, sonuç olarak modernleşme projesini bütün toplum sathında gerçekleştirmek olarak gözükmektedir. Bu dönemde, Türk politikacılar Lozan antlaşmasından kaynaklanan ciddi dış politika problemleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Bu yazıda genç Türkiye’nin karşılaşmış olduğu dış politika problemlerini 2.Dünya Savaşına kadar olan dönemde ele almaya çalışacağım. Ayrıca tarihsel süreç içerisinde Cumhuriyet’in kurucularının dış politika pratiklerinin ne anlama geldiğini tahlil etmeye çalışacağım.
1923-1939 yılları arasında Türk dış politikasının temel yapı taşı Atatürk tarafından belirlenen ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ prensibidir. Yazının giriş kısmında Türk politikacıların temel amacının ülkenin güvenliğini ve bağımsızlığını uluslararası platformda korumak olduğunu belirtmiştim. Bu amacı gerçekleştirmek için son derece çalkantılı olan uluslararası ortamda Türk politikacılar yeni kurdukları ülkeyi mümkün mertebe barışçı bir ülke olarak göstermeye çalıştı. Zaten Trablusgarp Savaşıyla başlayan Balkan Savaşları,1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı zinciriyle 1911’den 1923’e kadar devam eden bütün savaşları bizzat yaşayan Mustafa Kemal ve arkadaşları ülkeyi daha fazla savaş macerasına sürüklemek istemiyorlardı. Onlara göre ülkenin konsolidasyonu, ulusal bilincin yerleşmesi ve ülkenin modernleşmesi her şeyden daha önemliydi. Bu stratejilerle beraber, Türk politikacıların cumhuriyet kurulmadan önce karşılaştıkları ilk sorun Yunanistan’la gerçekleştirilmesi düşünülen nüfus mübadelesidir. Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes antlaşmasının imzalanmasından sonra bu mesele gündeme gelmiş ve 30 Ocak 1923’te Yunanistan’daki Türk nüfus ve Türkiye’deki Rum Ortodoks nüfusun mübadelesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. Aslında bu nüfus mübadelesi devletin yabancı olduğu bir durum değildi, daha önce Balkan Savaşları ve 1.Dünya Savaşı sırasında nüfus mübadeleleri yapılmıştı. Antlaşma sonucunda İstanbul’daki Rum Ortodoks ve Batı Trakya’da ki Müslüman Türk nüfusun antlaşma dışında tutulmasıyla mübadele gerçekleşmeye başlamıştır. Mübadele sonucunda yaklaşık 400.000 Türk ve 900.000 Rum yer değiştirmiştir. Bu hareket iki ülkede ulus-devletin güçlenmesine yardımcı olmuştur. Ulus-devleti güçlendirme projesi aslında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Anadolu’yu Türkleştirme politikalarının bir devamıdır (Daha önce İTC tarafından Bulgar-Türk nüfus mübadelesi gerçekleşmişti). Fakat mübadele her ülkeye de büyük ekonomik güçlükler çıkarmıştır. Bu yüzden Türkiye’nin mübadeleye tabi tutulan gayr-i Müslimlerin taşınmaz mallarının ülkeye yeni gelen Türk nüfusa verildiği bilinmektedir. Sonuç olarak Türkler karşılaştıkları ilk dış politika sınavını barışçı yollardan aşmıştır ve istediğini gerçekleştirmiştir.
1923-1939 arası dönemde Türk dış politikasına damgasını vuran en önemli olay Lozan Antlaşmasının imzalanmasıdır. Bu antlaşmanın bazı maddeleri daha sonra Türk dış politikasının ana gündemleri haline gelmiştir. Lozan Antlaşmasında birçok problem istenilen şekilde çözülememesine rağmen Türkiye Cumhuriyeti uluslararası arenada siyasal anlamda bağımsız bir ülke olarak tanınmıştır. Kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye kaldırılmış fakat Osmanlı Devleti’nin 1916 yılındaki gümrük tarifelerinin 1929 yılına kadar devam etmesi kabul edilmiştir. Osmanlı Devleti’nden kalan borçların eski topraklar üzerinde kurulan devletler tarafından ödenmesi kararlaştırılmış ve Türkiye’nin payına düşen borcun taksitle ödenmesi kabul edilmiştir. Ayrıca, yukarıda belirttiğim nüfus mübadelesi meselesine son şekli verilmiştir. Boğazların hâkimiyeti, başkanlığını Türkiye’nin yaptığı uluslararası bir komisyona bırakılmıştır. Bunun Türkiye’nin egemenlik haklarını zedelediği şüphesizdir. Lozan’da Musul Sorunu ve Hatay Sorunu istenilen şekilde çözülememiş; Kıbrıs, 12 Adalar, Batı Trakya ve Batum hakkında hiçbir şey yapılamamış Misak-ı Milli’den bu noktalarda sapma gösterilmiştir. Sonuç itibariyle İsmet Paşa başkanlığındaki Türk Heyeti Türkiye’yi bağımsız bir ülke olarak dünyaya kabul ettirmiştir.
Lozan Antlaşmasından sonra ki dönem redd-i miras dönemi olarak da adlandırabilecek pasif bir dış politikanın takip edildiği dönemdir. Bu dönemde tamamıyla iç politika gündemlerine yoğunlaşılmış, barışçı dış politikayı olumsuz etkileyeceği düşünülen her türlü etmen bertaraf edilmiştir. Bu etmenlerden en çarpıcı olanı halifeliğin 3 Mart 1924 yılında kaldırılmasıdır. Hindistan’daki bazı Müslüman beylerin halifeye mektup gönderip uluslararası politikada ondan daha aktif roller üstlenmesini istemesi Cumhuriyetin kurucularını endişelendirmiş ve halifeliğin kaldırılma sürecini hızlandırmıştır.[1] Bu kurumun kaldırılmasıyla genç Türkiye kendisi gibi bağımsızlık mücadelesini veren Müslüman halklara sırtını çevirmiş, onları bir noktada kaderleriyle baş başa bırakmıştır ve yüzünü Batı’ya dönüp hedefini çağdaş uygarlık seviyesi olarak belirlemiştir. Genç Türkiye artık kendisini ilgilendirmeyen topraklar hakkında risk almak zorunda kalmayacak ve redd-i miras politikasına yönelip kendine yeni meşruiyet zeminleri arayacaktır. Halifeliğin kaldırılması her ne kadar bir iç politika gündemi gibi yansıtılsa da dış politikaya doğrudan etkisi olduğu yadsınamaz.
Türkiye’nin Lozan’dan sonra ki en önemli dış politika gündemi Musul sorunu olmuştur. Bu konu Türk dış politikasının 1923-1926 arasındaki en önemli gündem maddesidir. Lozan görüşmeleri sırasında konu üzerinde İngiltere’yle Türkiye arasında anlaşmaya varılamamıştı. Türkiye Musul’un İngiltere mandasındaki Irak’a bırakmayı Misak-ı Milli’den taviz olarak görüyordu. İngiltere ise zengin petrol yataklarından vazgeçmek istemiyordu. Taraflar konuyu Lozan Antlaşmasından sonra görüşmek üzere anlaşmışlardı. Bu çerçevede İngiltere ve Türkiye 1924 yılının Mayıs-Haziran ayları arasında pazarlık görüşmelerine oturdular.[2] Fakat sorun yine çözülemedi ve İngiltere meseleyi Türkiye’nin üye olmadığı Milletler Cemiyetine taşıdı. Bu dönemde Milletler Cemiyeti’nin İngiliz politikalarının aracı olduğu bilinmektedir.1925 yılında Cemiyet tarafından bir rapor hazırlandı ve Musul’un Irak’a verilmesi gerektiğine hükmedildi. Bu sırada Doğu Anadolu’da İngilizlerin desteğiyle patlak veren Şeyh Said isyanı Türk politikacıların uluslararası arenada elini zayıflatıyordu. Türkiye Milletler Cemiyeti’nde birkaç girişimde bulunmasına rağmen başarılı olamadı. Ülke içinde ki durumun karışık olması ve askeri müdahaleye Türk politikacıların gönülsüzlüğü sebebiyle 1926 yılında İngiltere ve Türkiye arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Türkiye Musul’u Irak’a vermeyi kabul etti,  fakat Musul petrollerinin %25’i 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilecekti. Daha sonra bu miktar paraya çevrilerek Türkiye’ye ödendi ve konu kapandı. Bu konu hakkında birçok tartışma yapılmıştır. Sonuç olarak Genç Türkiye o dönemki konjonktür içerisinde Musul için savaşmayı göze alamadığı için Musul kaybedildi. O dönemdeki politikacıları bu konu yüzünden suçlamak doğru değildir. Bu mesele direk olarak emperyalizmin meselesidir ve bu vesile ile eli kolu bağlı Türk politikacılar emperyalizmin çirkin yüzünü bir kez daha görmüştür.
Musul Meselesi'nin devam ettiği sırada Türkiye’yi zorlayan bir diğer meselede Ekümenik Patriği Konstantin’in 1924 yılında sınır dışı edilmesidir. Neyse ki bu kriz kısa sürmüş Türkiye Mayıs 1925’te Patrik Basil Georgiadis Konstantin’in yerine geçmiş ve kriz çözülmüştür.[3]Bu krizin çözülmesinden sonra Yunanistan ve Türkiye arasında dostluk ilişkileri hızla gelişmiş ve Yunan Başbakanı Venizelos Türkiye’yi ziyaret etmiş ve bir dizi anlaşma imzalanmıştır. Ertesi yıl İsmet İnönü Venizelos’a iade-i ziyarette bulunmuş; bu ilişkiler 1950lerin ilk yarısında patlayacak olan Kıbrıs Krizine kadar Türk-Yunan ilişkilerinin altın çağı olmuştur.
Yunanistan’la iyi ilişkiler kurulması Türkiye’nin barışçı dış politikasının bir sonucuydu. Bu noktada Türkiye için en önemli dış politika hedefi Milletler Cemiyeti’ne üye olmaktı. Ancak Türkiye’nin Sovyetlerle olan iyi ilişkilerini de zedelememesi gerekiyordu. Türkiye Rusya’yı rahatsız etmeyecek şekilde 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üye oldu. 1934 yılında Rusya’nın da Milletler Cemiyeti’ne üye olmasıyla sorun çözülmüş oldu. [4]
1930’larda Türk dış politikasının en önemli gündemlerinden biri istikrarsız uluslararası ortam ve Balkanlar’daki gelişmelerdi. Mussolini’nin İtalya’sı ve Hitler’in Almanya’sı Türkiye’nin ve diğer Balkan ülkelerinin korkulu rüyası haline gelmişti. Bu yüzden Türkiye İtalya ile 1928 yılında bir tarafsızlık anlaşması imzaladı bu anlaşma 1934 yılında tekrar edildi. Fakat İtalya hala önemli bir tehlike arz ediyordu. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nın mağlupları olan Bulgaristan ve Macaristan revizyonist yani toprak paylaşımının yeniden gözden geçirilmesini isteyen politikalar benimsemişti. Buna karşılık Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan ve Bulgaristan anti-revizyonist cephede bulunuyordu.  Bu siyasi birlik antlaşmaları getirdi. İlk antlaşma 1933 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yapıldı. Daha sonra bir dizi konferansın ardından 1934 yılında, Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya arasında Balkan Paktı kuruldu. Fakat bu pakt katılımcı ülkeler arasında işgal durumunda herhangi bir askeri yardım zorunluluğu öngörmüyordu sadece psikolojik bir etkisi vardı. Türkiye ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ düsturunu bir kez daha ortaya koyma imkânı bulmuştu.
İki yıl sonra Türk dış politikasının gündemi Boğazlar meselesiydi. Lozan Antlaşması'nda Boğazların hâkimiyeti uluslararası bir komisyona bırakılmış ve boğazın iki yakası askerden arındırılmıştı; bu Boğazları İtalya’ya karşı savunmasız bir hale getiriyordu ayrıca Türkiye’nin egemenlik haklarına aykırıydı. İtalyan tehlikesi iyiden iyice kendini hissettirmeye başlayınca Türkiye konuyu uluslararası ortama taşıdı. 1936 yılında İsviçre’nin Montreux şehrinde İtalya hariç Lozan antlaşmasını imzalayan ülkeler bir konferansta toplandı ve İngiltere’nin desteğiyle Boğazları Türkiye’nin egemenliğine veren, Türkiye’ye Boğazlar'da silahlanma yetkisi ve ticaret gemilerine geçiş serbestisi tanıyan Montreux Antlaşması imzalandı. Lozan’da yarım kalan bir mesele böylece halledilmiş oldu.
Daha sonra Türkiye’nin barışçı politikalarını gösteren Sadabat Paktı Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında 1937 yılında imzalandı. Devletler birbirlerinin içişlerine karışmamayı, sınırlarına saygı göstermeyi ve Kürtlere destek sağlamama konusunda anlaştı.
Türk dış politikasının İkinci Dünya Savaşından önceki en önemli gündem maddesi Almanya ve İtalya’nın Orta Avrupa ve Balkanlara yönelik yayılmacı tehditleriydi. 1938 yılında Hitler Avusturya’yı işgal etti. Türkiye’nin İtalyan korkusuna Alman korkusu eklendi ve hemen Batı ile ittifak yolları aranmaya başlandı. Türkiye bir yandan Sovyetleri ürkütmeden bu ittifakı gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Fakat İngiltere ve Fransa gönülsüz davranıyordu[5]. Fakat 15 Mart 1939’da Hitler’in Çekoslovakya’yı, 7 Nisan’da Mussolini’nin Arnavutluğu işgal etmesi durumu değiştirdi. İngiltere, Türkiye’nin bölgedeki önemini kavradı ve iki ülke arasında 12 Mayıs 1939’da bir yardım antlaşması imzalandı. Buna göre Akdeniz Bölgesi’nde savaşa yol açacak bir gelişme olursa iki devlet birbirine fiilen yardım edecekti. İki ülkenin temel hedefi bu antlaşmaya Fransa’yı da dâhil etmekti. Bunun önünde ki engel ise Hatay Sorunuydu. Hatay Müslüman ve gayr-i Müslim nüfusa sahip karışık bir bölgeydi. Türkiye 1921 yılında Fransa ile yaptığı Frank-Boullon Antlaşmasıyla İskenderun Sancağını Suriye’ye bırakmıştı. Bu antlaşma Lozan’da teyit edilmişti. Türkiye, Hatay konusunda Fransız yönetiminden memnundu. Fakat 1938 yılında durum değişti, Fransa ile Suriye milliyetçileri arasında Suriye’nin 1939 yılında bağımsızlığını kazanması için bir antlaşma imzalandı. Bu Türkiye’yi harekete geçirdi. Hatay’ın Türkiye’ye katılması için propagandaya başlandı. 1938 yılında yapılan seçimlerden sonra Fransa Türk askerlerinin bölgeye girmesine izin verdi; daha sonra yerel meclis 7 Eylül 1938’de bağımsız Hatay Devleti’ni ilan etti. Bu mecliste Türkler çoğunluktaydı, 23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında bir yardım antlaşması imzalandı. 6 gün sonra 29 Haziran 1939’da Hatay Devleti Türkiye’yle birleşme kararı aldı. Misak-ı Milli hedeflerinden birine geçte olsa ulaşılmış oldu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ki en önemli gelişme Hitler ve Stalin arasından imzalanan Nazi-Sovyet Paktıydı. Bu pakt Türkiye’yi olası bir Rus istilasına karşı endişelendirmiş ve Batı’daki ittifakları güçlendirme ihtiyacını artırmıştı. Bunun sonucu olarak İngiltere ve Fransa’yla olan antlaşma Sovyetlerden ve Almanya’dan gelen tepkilere rağmen 19 Ekim 1939’da 3’lü Antlaşma tekrar imzalandı. Bu antlaşma Türkiye’nin savaş durumunda İngiltere ve Fransa’yla aktif olarak savaşa katılmasını öngörüyordu. 2.Dünya Savaşı öncesi Türkiye safını belli etmişti…
Kısaca özetlemek gerekirse, Türk politikacılar Türkiye’nin kuruluşundan 1939 yılına kadar Nüfus Mübadelesi, Musul Sorunu, Boğazlar Meselesi, Hatay Sorunu ve Rusya, Almanya ve İtalya’dan gelebilecek saldırılara karşı ulusal güvenliği korumak gibi dış politika sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Dış politikada Misak-ı Milli’den taviz verilecek olsa bile barışçı politikalar izlenmiştir. Osmanlı Devleti’nin mirası kesinlikle reddedilmiş, eski topraklar üzerindeki halklar ve Müslüman âlemiyle emperyalist işgale karşı maddi ve manevi bağlantı halifeliğin kaldırılmasından sonra liderlik konumunun yok olması sebebiyle koparılmıştır. Dış politikadaki bu pozisyon boşluğu iç politikadaki sekülerleşme ve konsolidasyon hamleleriyle doldurulmuş ve koskoca bir mirasa sırt çevrilmiştir. Müslüman devletlerle ilişkiler ancak 1937’de Sadabat Paktı ile kısmen merhale kat etmiştir. Türkiye kuruluşundan hemen sonra yüzünü Batı’ya dönmüş, fakat Sovyetlerle de dengeli bir politika yürütmüştür. Bu politika 1930’ların başında Alman, İtalyan ve Rus tehlikesine karşı tamamen Türk-İngiliz-Fransız ittifakına evrilmiştir. Her ne pahasına olursa olsun Türkiye sıcak savaştan kaçınmış, bu politika 2.Dünya Savaşı’nda da devam etmiştir. Türkiye bu dönemde bölgesel bir güç olmaktan da uzak görünmektedir. Bunu Ortadoğu’daki İngiliz ve Fransız manda yönetimine bağlayabiliriz. Sonuç olarak 1923-1939 arası Türk politikacıların dış politika anlayışını redd-i mirastan aldığı güçle kendine yeni bir kimlik oluşturan ve pasif bir rolde barışçı olarak tanımlayabiliriz.
NOT: Sitemizin adının TARİH VE BUGÜN olması hasebiyle 1923-1939 dönemi dış politika sürecini bugünle kısaca kıyaslarsak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki Gazze çıkışının tarihi önemini belirtmek istiyorum. Türkiye artık dış politikada Adalet ve Kalkınma Partisi’yle dış politikada redd-i miras dönemini kapatmış görünüyor. Türkiye artık TARİH’e kulaklarını kapatmak yerine onu dinliyor ve BUGÜN'ü şekillendiriyor. Bu süreç benim kanaatimce Türkiye’yi tarihsel bir güçle yepyeni ufuklara taşıyacak, bölgesel ve küresel bir güç olma yolunda Türkiye’yi zirveye taşıyacaktır. Bu bağlamda ben, Başbakan’ın çıkışını önemli görüyorum ve canı gönülden kendisini tebrik ediyorum…
Osman Nuri
Şubat 2009- İstanbul


[1] Eric Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi
[2] William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000
[3] William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000
[4] William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000
[5] William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000

2 yorum:

atakhan mikhael dedi ki...

Osman Nuri güzel yazları ile bizlere eşlik ediyor. Uluslar arası ilişkiler yada diplomasi tarihi genç ama önemli bir disiplin. Tarih kavramsal olarak son iki yüzyılda daha derin ve dolu bir şekilde gelişmekte. 1000 yıl öncesine göre ilerleme kat kat daha hızlı. Einstein’in izafiyet teorisinin açıkladığı gibi zaman görecelik kazanmakta. Bundan dolayıdır ki diplomasi tarihinin kısa tarihi onu önemsiz kılmıyor.

Osmanlı devleti de İlber Ortaylı’nın deyimi ile “uzun yüzyılı” bu disiplini yaşamaya başladı. Uluslar ilişkiler bir bağlamda tarihin günümüz için iyi yorumlanmasıdır. Bu yorumlama da elbette ki bir bilgiyi gerektirir. Bugün gerek Kıbrıs meselesinde gerek Ermeni olaylarında iki millet de hatırlamıştır hatırlatmıştır. İki toplumda bundan 50 yıl önce sözlü tarih projeleri yapılmış; insanların sözleri kayda alınmıştır. Biz ise unutmaya çalıştık daha doğrusu unutturulduk; gerek yaptığımız kötülükleri gerekse yapılan kötülükleri. Ne ders alabildik ne de bize yapılanın hesabını sorduk. Sözlü tarih çalışmalarının son 20 senede başlaması durumun vahametini gösteriyor.

Nuri Erdoğan’ın çıkışına yorum getirmiş. –Bu konu hakkında yazdığım bir yazı için- Bu yorum önemlidir. Neden redd-i miras Türkiye’nin politikası oldu. Bunun yararları zararları nelerdir. Eğer Türkiye büyük bir ülke olmak istiyorsa bu dönemi araştırmalı ve sindirmelidir. Bunun içinde iyi bir tarih arka planı ve diplomasi yorumu gerekiyor. Erdoğan bunu mu yaptı Davos’tan önce; zannetmiyorum ama bu bile bir ilerlemedir.

Güzel ama geniş bir yazı olmuş, ileride Nuri bu yazıya referans verip ayrıntılı yazılar yazarsa güzel bir seri olacaktır.

M.Akif dedi ki...

Nuri'nin yazısı toparlayıcı bilgi ve kronolojik devam etmesi bakımından önemli bir yazı olmuş. İleride eminim pek çok yazıya kaynaklık edecektir. Kaynak olarak W. Hale'in kitabının seçilmesi de çok isabetli olmuş.

Nuri'nin dikkat çektiği redd-i miras olayı dış politikamızı kısırlaştırdığını söylemek doğru olur mu bilemem belki ellerinde bir enkaz vardı ya da öyle olduğunu düşünüyorlardı. Ancak şimdi A. Davutoğlu'nun makalelerinden ve kitaplarından okuduğumuz Türkiye merkezli bütün dünyayı içine alan bir dış politika kulağa hoş geldiği kesin.

Günmüze dönersek Erdoğan'da "Yurtta sulh, cihanda sulh" mantığı ile Filistin'de barış istiyor ve bu yönde açıklamalar yapıyor adımlar atıyor :)